25 Ağustos 2026 Salı
Bu ülkede siyasetin ”meslek” olarak algılanmasının nedeni, siyasetin bir ”kazanç” kapısı görülmesi, önemli fırsatlar penceresine kapı aralıyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Toplumumuzun bu kadar politize olmasının veya siyasete bu kadar anlam yüklenmesinin gerisinde; siyasi mecranın bir kazanç kapısı görülmesi fırsatlar penceresine kapı aralıyor olması, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez klişesinin benliğimizdeki izdüşümünün dışa yansıması, bu alana toplum olarak gereğinden fazla değer yüklenmesi gelmektedir.
Aslında bunun gerisinde bir ”siyasal kültür” yansıması sorunu olduğunun bilinmesi gerekiyor.
Peki siyasal kültür nedir sorusuna verilecek cevap; sosyal, kültürel, ekonomik olarak tüm edinilmiş yaşamsal edinim enstrümanların kişi ve toplumlara göre farklılık gösteren tercihlerinin siyasal mecraya yansıması olarak ifade edilir.
Toplumlar siyaseti, yaşam boyu edindikleri kültür çerçevesinde tanımlarlar.
Her siyasetçi günün birinde belediye başkanı, milletvekili veya partide üst görevde yer almak ister. Dolayısıyla bir milletvekili Ankara’yı hedeflediği için partilerin genel merkezinde kendisini öne çıkartacak ve referans olacak bir genel merkez yöneticisi sondajlama peşinde koşarken, bizlerde bu toplumun birer bireyleri olarak Ankara’da kendimizin veya bir yakınımızın işimizi görecek milletvekilleri peşinde koşarız. Günün sonunda hem toplum hem de vekiller olarak her iki tarafta kendi menfaat endeksleri üzerinden siyasi mecrayı önemli bir menfaat merkezi haline dönüştürür. Yani alan memnun satan memnun bir çerçi -müşteri misali siyasetin kendi çıkar döngüsü kendi mecrasında yaşamaya devam eder.
Oysa Batı demokrasilerinin temelini oluşturan Anglosakson siyasal kültürü ile doğu siyasal kültürünü oluşturan oryantalist siyasal kültür arasında siyasetten ne anlaşılması veya ne algılanması gerektiği yönünde diyalektik farklar mevcuttur.
Örneğin…
*Batı demokrasilerinde siyaset, ülkeyi yönetmede geçici “bir araç” olarak görülürken, ülkemizde ne kadar eski ve cambaz olursanız kişisel geleceğinizin garanti alınmasına araç olacak “ meslek” bir olarak algılanmaktadır.
*Batı demokrasilerinde politika gerektiğinde yukarıda bahsettiğim çerçevede halkın refahını önceleyen bunun içinde halk ile devleti aynı potada eriten bir “uzlaşı sanatı” olarak tasvir edilirken ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada imkanların önüne geldiğinde kullanılması gereken, statünün sunduğu bir kazanç kapısı bir “fırsatlar” penceresi olarak algılanmaktadır.
*Batı demokrasilerinde politika; sosyal, kültürel ve ekonomik hakların siyaset yöntemiyle sunulduğu” zorunlu alan” iken, ülkemiz de liderlerin emir ve taleplerinin eksiksiz yerine getirilmesi gereken bir mecra olduğu yoksa bir daha siyasette hiçbir şansının olamayacağı ancak liderlerin sunduğu bir “lütuf” alanı olarak algılanmaktadır.
Batı’da özellikle Avrupa ülkelerinde parlamentoda temsil görevi üstlenen milletvekilleri, milletvekilliği için kentleri yönetecek belediye başkanları, belediye başkanlığı için milyonlarca avroluk adaylık rüşveti vermesi gerekmiyor. Yetkinlik ve liyakatiniz birazda hevesiniz varsa aday olup çok paralar harcamadan milletvekili veya belediye başkanı olmanız mümkündür. Zira o makama aday olup seçilecek milletvekilinin gayri meşru işlere girme düşüncesi veya belediye başkanının belediye bütçesini kendi siyasi geleceği için kullanma ahlaksızlığı aklının ucundan geçmez.
Misal Avrupa’nın en önemli ve en büyük ülkesi Almanya’yı örnek alırsak genellikle tek dönem yani 4-5 yıl milletvekilliği yapmak doğrudan yüksek ve ömür boyu süren bir emeklilik için yeterli değildir. Emeklilik hakkı kazanmak için 65 yaş sınırına ulaşmak ve en az iki veya üç dönem görev yapmak ya da prim ödemek gerekiyor. Almanya’da milletvekili olarak kalma süresine göre emekli maaşı 2.000-4.000 Euro arasında bir yerdedir. Türk parasıyla ortalama 174 bin liradır. Oysa Almanya’nın milli geliri 5,45 trilyon ABD dolarıdır. Ayrıca hem milletvekili emekli maaşı hem de milletvekili maaşı yani aynı anda iki maaş olmak mümkün değildir. Böyle durumlarda bir maaşı tercih etmek zorundadırlar. Türkiye’nin milli geliri ise 1,6 trilyon ABD dolar olduğu düşünüldüğünde Almanya’nın milli geliri tam 3,5 kat daha fazla olduğu ortada olduğuna göre varın kıyaslamayı siz yapın.
İşte bu gibi sebeplerden dolayıdır ki özellikle Avrupa siyasetinde siyasete ilgi çok az olduğu için ve bir rant aracı görülmemesi nedeniyle ayrıca her şeyin liyakate göre işlediği düşünüldüğünde siyasete katılma davranışı en yüksek olduğu dönemde bile yüzde 45’i geçmediği gibi normal koşullarda yerine göre yüzde 35’lere kadar düşebilmektedir. Bizde ise siyasal katılma davranışı son 2023 genel seçimleri düşünüldüğünde bu oran yüzde 86 yani Avrupa siyasetinin 2 katıdır.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Siyaset, bir kazanç ve fırsat kapısı olmanın yanı sıra seçilebilmek için her türlü entrikaya hazır olunması gereken kıyasıya bir rağbet ve rekabet alanı olması demektir.
Bizdeki gibi bir fırsat kapısı görülen siyasetin sonucu olarak siyaset, belirli hiyerarşi noktalarında bir zümre tekeli oluşturmakta ister yerel ister genel siyaset olsun bir yerleri hedeflemek için istisnalar dışında sizi ateşleyecek güçlü bir sermaye yapısına ve tepeden sizi işaret edecek güçlü referans merkezlerine sahip olmanız gerekmektedir.
Hadi amacınıza ulaştınız 18 yaşında milletvekili oldunuz, 2 yıl bu statüyü korudunuz yaşınız 20 oldu ve bir seçim yenilenmesi kararı alındı ve bir daha seçilememişseniz 20 yaşında milletvekilliğinden emekli olmuş birisi olarak ömrünüz boyunca belki 60- 70 yıl yani takdir edilen ömür nispetinde emekli maaşı alacaksınız demektir. Örneğin 2026 Temmuz artışı ile 201,677 ile her yıl güncellenecek emekli maaşınız ile ömür boyu emeklisiniz. Eğer seçim yenilenmesi ile bir de seçime yeniden girip seçilmişseniz, emekli maaşınız yanında yeni göreviniz dolayısıyla 310 bin TL ilave milletvekili maaşı ile maaşınız toplamda 500 binin üzerine geliyor ki şu enflasyon ortamında son düzenlemeyle 23 bin 550 TL’lik en düşük emekli maaşı karşısında bu konjonktür akla ziyan bir yaşam standardı değil midir?
Halk, asil; milletvekilleri vekil ise parlamentoda halkın temsilcileri olan milletvekilleri ile halk arasında bu kadar yaşam standardı bu kadar konfor uçurumunun olması adil midir?
İşte bunun içindir ki milletvekillerinin emeklilik yasası güncellenmeli, milletvekillerinin emeklilik maaşları yeniden düzenlenmeli emekli olup yeniden seçilen milletvekilleri emekli maaşlarından feragat ederek görevde oldukları maaşı almalı ifade ettiğim gibi buna yönelik bir yasal düzenleme getirilmelidir.
Halk bu kadar zor durumdayken ikinci kez seçilen milletvekilleri hak ettiklerini düşündükleri emekli maaşlarını kadar hazineye irat kaydettirmeleri daha ahlaki veya daha vicdanidir.
Bu ülkede herkes fedakârlık yapıyorsa bir eli yağda bir eli balda olan iki maaşlı milletvekillerinin de ülkesi için bir fedakârlık yapmaları, maaşlarından birini devlete bırakmaları daha ahlaki değil midir?
Buradan kanun yapıcılara buradan sesleniyorum. Milletvekilleri olarak kendi çıkar ve siyasi hedefleriniz dışında kaldırmadığınız 600 el iş, maaş ve özlük hakları olduğunda kalkması ahlaki midir? Bu ahlaksızlık ve savurganlığı düzeltmek için daha neyi veya kimi bekliyorsunuz?
Yazar- Siyaset Bilimci- Siyaset Analisti
AK Parti siyasette 25. , iktidarda ise 24. yılını dün coşkulu bir şekilde kutladı.
Kolay değil elbette çeyrek asırdır iktidarda kalabilmek hem de her türlü önünü kesme çabalarına karşın kesintisiz bir iktidar serüveni yaşamak.
Çok partili siyasal hayata geçtiğimiz 1950 seçimleri düşünüldüğünde bir örneği daha yok bu büyük başarının…
Tek partili siyaset dönemin yaşandığı 1923-1950 süreci düşünüldüğünde 2028 seçimlerinde AK Parti’nin yeni bir başarıyı yakalanması halinde CHP’nin 27 yıllık kesintisiz anti demokratik siyasal başarısının da derdest edilmesi muhtemel bir sürece de tanıklık edeceğiz gibi görünüyor.
Siyaset, siyaset için değil, siyaset halk için hizmet için yapılır. Halk için yapılmayan insan için bir şeyler üretmeyen siyasetin bir karşılığı yoktur.
Çünkü demokratik teamüllerle iktidara meşruiyet kazandırmanın hizmete açılan kapısıdır siyaset…
Geriye dönüp geçen yarım asırlık iktidar serüvenine baktığımızsa bunun AK Parti pratiğinde nasıl realize edildiğini görebilirsiniz.
Zira AK Parti, 14 Ağustos 2001’de kuruluşunu ilan ettiğinde neredeyse yarım asırdır iktidara matuf olabileceğini, oyunu sürekli arttıracağını kim düşünebilirdi?
Siyasi koşullar uygundu ancak daha önce de benzer koşullar oluşmasına rağmen hiçbir siyasi parti bu kesintisiz sürekliliği sağlayamamıştı.
Bazıları zaman içinde bünyede oluşabilecek ‘’siyasal otofaji ‘’ ile kendi kendini yiyip bitirerek ANAP veya DYP misali yok olacağını düşünse de bunun böyle olmadığını birkaç seçim geçirdikten sonra anlamış oldu.
Peki neydi sürekli güçlenerek büyüyen büyüdükçe daha fazlasını isteyen bu siyasi atraksiyonun sırrı?
Öncelikle belirtmem gerekir ki bunun en büyük sırrı iktidarda olmasına rağmen sanki ‘’iktidarda değil de muhalefetteymiş’’ gibi davranması…
Siyasetin olmazsa olmazıdır geçmişi kötülemek! Mesela geçmiş siyaseti, siyasi partileri veya siyasetçileri eleştirirsin…
Bürokratik oligarşi üzerinden kurumları eleştirirsin…
Vesayetçi hukuk anlayışı üzerinden yargıyı eleştirirsin…
Jakoben askeri vesayet üzerinden askeri eleştirirsin…
Medya vesayeti üzerinden medyayı eleştirirsin…
Ancak sırf geçmişi kötüleyerek alabileceğin sonuç ancak bir yere kadardır.
AK Parti’de doğal olarak iktidara geldikten sonra bu eleştirilerin hepsini yaptı. Hemen hepsinde de haklıydı.
Ancak süreklilik gerektiren bir başarı için sürekli olarak ve yalnızca eleştirmek yetmez.
Mesela, yakıtı kısıtlı bir aracı bir yere kadar götürebilirsin. Eğer depoyu doldurmazsan çeşitli bakım stratejileriyle bakımını güncellemezsen araç artık bir yere geldiğinde hareket edemez hale gelir.
Politikada da böyledir. Rezervini değişik kazanımlarla güncelleyip güçlendirmezsen siyasetçi olarak varlığın da kısa vadeli olur.
İşte AK Parti’nin yaptığı da tamda buydu. Eksik kaldığı konularda yeri geldiğinde kendini eleştirme pahasına eksiklerini görüp güncellerken öne çıkanlarla aerodinamiğini önceledi. Yani zamanı gelen periyodik bakımını sürekli güncelleyerek yol kat etme riskine girmedi.
Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti’nin lideri olarak İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde alışkanlık haline getirdiği kamuoyunun nabzını tutmak ve eksikleri görmek adına anket tekniğini ilk kullanan belediye başkanı olması başarının diğer sırrı olduğunu unutmamak gerekiyor.
Bunu 14 Ağustos 2001’de kurulduktan 15 ay sonra 3 Kasım 2002’de iktidara geldikten sonra da devam ettirdi. Üstelik birkaç anket şirketine birden anket yaptırdıktan sonra bu sonuçların aritmetik ortalamasını alarak hata ve eksikleri bu şekilde tanımladı ve buna yönelik önlemleri alıp yaklaşık 24 yıl iktidarda kalarak kırılması bir rekora imza attı. Bunları yaparken de doğal olarak karşısında ne muhalefet edecek siyasi parti kaldı ne de kendini kısıtlayacak vesayet odaklı kurumlar…
Tuhaf olanı muhalefette, kendisine muhalefet edecek bir parti kalmamasına rağmen kendi kendine muhalefet yaparak kendi kendine rakip oldu. Başarısız olduğu alanlarda kendi kendini eleştirdiği gibi bu eleştirinin gereklerini yerine getirdi. Belki de bu ilktir siyasal tarihimizde…
Bakanlar, belediye başkanları başarısız olduğunda alınıyor yerine yenileri getiriliyor. Ve giden bakanlar, belediye başkanların istisnalar dışında hareketten kopmadıkları gibi sadakatlerini devam ettiriyorlar.
Elbette bu başarıya partinin Lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel meziyetleri ve engin siyasi tecrübesinde bunun payının oldukça yüksek olduğunu görebilmek gerekiyor.
Ayrıca siyaset bilimci olmasa da siyasetin kitabını yazacak kadar bir engin tecrübe ve birikime sahip olması, Silik ve sünepe devlet adamı anlayışından farklı bir profil çizmesi,
Reel politiği halka rağmen halk için(!) yaptığını söyleyenlerin tersine siyaseti siyaset için değil, siyaseti gerçek manada yapmacıksız halk için yapması, ciddi bir ‘’duygusal zekaya’’ sahip olan Erdoğan, halkın nabzını iyi tutarak halkın beklentilerini kendinde bulmalarını sağlaması…
Hele bir de ülke için yaptıklarınız dışında dışarıda söyleyecek bir sözünüz varsa bölgenizde ve uluslararası ölçekte saygı duyulan bir kişilik kazanmışsanız 2023 seçimlerinde olduğu gibi ekonomi kötü de olsa güven veren şahsiyetinizle her şeyin idrakinde olan halk koşulsuz size inanması ve tabi olması kaçınılmaz olacaktır.
Hele bir de elinizin altında bir gelecek vizyonu ortaya koyamayan kendini yönetemeyen bir muhalefet varsa başarının devamı için koşullar ayağınıza gelmiş demektir. İşte AK Parti mucizesinin başarı sırrını tamda buralarda aramak gerekiyor.
Kısacası, tam halkın istediği realist bir politik anlayışı benimseyen Lider Erdoğan’ın kişisel özellikleri ve kurucusu olduğu AK Parti’nin gerektiğinde kendi kendine muhalefet yapması AK Parti’nin 24 yıllık iktidarında öne çıkan en önemli sebeptir.
En kötü koşullarda bile kendine özgü yeni koşullarla iktidarını devam ettirebilen Erdoğan, kabul edelim veya etmeyelim 2027 Ekim -Kasım’ın da belki 2028 Nisan’ın da yapılması muhtemel seçimlerde yeniden aday olması ve kazanması muhalefetin içine düştüğü girdap düşünüldüğünde artık bir olasılık olmaktan çıkmış realize edilmeye elverişli bir sürece dönüşmüştür.
Yürürken Zacharian’ın gözüne yerde duran üzüm büyüklüğü ve renginde bir şey çarptı. Durdu eğildi ve uzandı. Eline alıp incelemeye başladı.
Bu nedir, diye sordu yanındakine elindekini göstererek?
Yorgan dede, camı oldukça kirlenmiş yıpranmış gözlüğünü şöyle yukarı kaldırıp gözlerini de hafifçe kısarak Zacharian’ın parmaklarının arasındaki siyahımsı şeye baktı ve o bir ardıç ağacı tohumu dedi.
Bu kadar irili ufaklı taş toprak arasında gözüme çarptığına göre bir anlamı olmalı diye düşündü o an…
Onu kaldığımız binanın önüne ekmemde bir mahsur var mı? dedi Zacharian…
Benim için hiç mahsuru yok ama onu ekersen sadece toprak altındaki hayvancıkları beslemiş olursun filizlenmez dedi Yorgan dede…
Neden filizlenmesin, bir tohum değil mi sonuçta?
Doğa sürprizlerle doludur Bay Zacharian… Elinde tuttuğun tohumu bir ardıç kuşu yutup sindirmez ve midesindeki hidroklorik asit sayesinde açılan tohum kabuklarını dışkı olarak atmazsa o tohum filizlenmez işte bu yüzden onu bir ağaca çevirmek istiyorsan, bir de ardıç kuşu yakalamalısın dedi Yorgan dede tok bir kahkaha atarak…
Orhan Bahtiyar “İdeon-Tanrıların Yolu” kitabında geçen bu satırlarla bize doğanın mucizesini anlatırken ‘’ Ardıç Kuşunun’’ ardıç ağacının var olabilmesindeki o mucizevi gizemini ortaya koymaya çalıştığını görüyoruz.
Şimdi soru şu: Ardıç denince aklınıza kuş mu geliyor, yoksa ağaç mı?
Aslında ikisinin varlığı birbirine bağlıdır. Yani bir tür birbirlerine bağımlı mutualist yaşamdır bunların birlikteliği… Biri olmazsa diğeri olamaz. Çünkü ardıç ağacı, ardıç kuşu olmadan çoğalamaz.
Ardıç kuşu da Torosların o sert ve çileli kışında yapraklarının altına sığınacağı, kış boyu tohumlarından besleneceği ardıç ağacına muhtaçtır.
İğne yapraklı ardıç ağaçları bir özelliği de ile nedense bir türlü boy verip boylanmaz. Bazıları familya genetiğine atar bu kolaylığı… Yüksek yerlerde yetişir. Ancak yüksek yerlerde de olsa etrafını kanatları altına alacak kadar büyüyemez.
Öyle de olsa bakmayın onun boyunun küçüklüğüne… Ardıç ağacı emsallerine göre biraz bodur olsa da anaçtır. Dökmeyen yaprakları ile kimilerine sığınak, kimilerine karlı kışın çaresizliğinde yığınak olur.
Kimilerine kendini besleyen kozalak kimisine de kendini yeniden var edecek kozalak içindeki tohumdur.
Bana göre aslında ardıç ağacını büyütmeyen onu çevreleyip güneşini esirgeyip gölgeleyen yüksek ladinlerin, devasa taç yapraklı katranların suçudur bu…
Büyüyememesine gelince öteki ağaçlarca, bodurluğundan dolayı sürekli alay konusu olması öteki ağaçların kökleriyle çevresindeki bütün toprağı kaplamış olmasından boyunun kısa olmasıyla etrafındaki büyük ağaçların güneşten yararlanmasına engel olmasındandır.
Fakat bu bodur boylu ağaca Allah öyle bir özellik vermiş ki onu kendini beğenen o devasa türdeşlerinden üstün kılmış.
Ona kozmetik alanda kullanılması için güzel kokular verirken ilaç yapılması yönüyle dertlere deva kılmış. Yeri gelmiş çocuklarımızın geleceğine kalem olmuş. Yaz kış dökmeyen iğne yaprağıyla tüm kuşların ama en fazla Ardıç kuşunun maşuku olmuş…
Asıl anlatmak istediğim elbet Ardıç ağacı veya Ardıç kuşunun hikayesi değil…
Anlatmak istediğim Ardıç ağacını yani Türkiye’mizi hep var edecek Ardıç kuşlarını çoğaltmamız, insanlığa tohumlarını saçacak Ardıç kuşlarına sahip çıkmamız kökleri binlerce derinliğe sahip Ardıç ağacını var etmemiz gerçeğidir.
Zira göğe ne kadar yükseleceğinizi toprağa ne kadar derin ve sağlam tutunduğunuz belirler. Göğe uzanmak için çırpınan ardıç ağaçları saksılarda yetişmez.
Köklerinizle nereye tutunduğunuz hangi toprağın duasıyla boy verip filizlendiğinizi ülkenizi yuva olan ardıç ağacını unutmamak gerekiyor.
Buradan şuna gelmek istiyorum.
‘’Bugünü değil yarını yarınları konuşmak’’ önemlidir.
Yarını konuşurken yarından da ötesine de bir parantez açıp daha neler yapılabilirliği konuşmak gerekiyor.
Çocuklarımızı geleceğe hazırlamamız, yarınlara cesarete edecek Ardıç kuşları hayal etmemiz gerekiyor.
Çocuklarımızı, toplum olarak hepimizin 21.yüzyılın dayattığı bu rekabette, niceliğe dayalı değil, niteliğe dayalı somutluğu çevreleyecek alanlara kodlamamız, ülkemizin geleceği için yarınlara cüret edecek daha çok ‘’ ardıç kuşları’’ yetiştirmemiz gerekiyor.
Müstesna sonuçlara ulaşmak için istisna koşullara heves etmek istisna koşullarda mücadele etmek gerekiyor.
Her şeyi vasat yaparak müstesna sonuçlar almak mümkün değildir.
Elimizdeki Ardıç kuşlarımıza sahip çıkarak onları yaşatmalı yalnızlığa terk ederek hayattan koparmamalıyız.
Önlerine öyle bir ülkü öyle bir kızılelma koymalıyız ki hayal ve hedeflerinin uzanabileceği en yüksek yere bırakmalıyız.
Zira bu akıl bu irade, bu kavrayış, bu potansiyel, geleceği tasavvur edebilme kabiliyetimizi 2250 yıllık derinliğe sahip kadim geçmişimize dönüp baktığımızda fazlasıyla görürsünüz.
Muhalif kafaları kullanmak, biraz akıllı birazda uyanıksanız gerçekten hem kolay hem de konforlu bir alan…
Ne isterseniz isteyin her istediğinizi kara delik gibi içine alan kabullenen muhakemeden yoksun bir kitle düşünün…
Bu kesim için ortaklaşılan en büyük en vaz geçilmez motivasyon kaynağı ise Erdoğan nefreti…
Bu nefret birileri tarafından öyle büyütülmüş öyle olgunlaştırılmış öylesine bir seviyeye getirilmiş ki bu kitleye neyi isteseniz sorgulamadan koşulsuz yerine getiriyor.
Örneğin şöyle arkanıza yaslanıp zihinlerinizde nefrete kodlanmış düşmanlığa kolonlanmış bir topluluk hayal edin…
Öyle bir topluluk ki neyi isteseniz neyi murat etseniz İspanya boğa güreşi arenasında matadorun kırmızı şalla boğayı yönlendirmesi misali ”Erdoğan” resmini gösterip çekmeniz sonra ise hedefinize yönlendirmeniz yeterli.
Ayrıca bu kitlede toplumsal değer yok, ne yaptığınızın hangi ahlaksızlığı işlediğinizin önemi yok yeter ki Erdoğan indirilsin.
Dolayısıyla deney laboratuvarlarında düşünme gücü elinden alınmış bir zombi misali ne isterseniz isteyin itiraz etmiyorlar.
İşin enteresan tarafı bu kitleyi oluşturanlar ağırlıklı olarak; kendisini iktidar cenahı karşısında farklı ve özellikli bir eşikte konumlandırmış okumuş, ayrıcalıklı ve sözde idrak sahibi olduklarını iddia eden konforlu yaşam alanlarının müdavimi ekonomisi düzgün yaşam koşulları yerinde bir kitle…
En vahimi de çoğumuzun düşünen insanlar gördüğü, entelektüel görüntüleriyle yere göğe sığdıramadığımız sanatçısından siyasetçisine; akademisyeninden yazarına ağırlıklı olarak bu kesimi oluşturuyor.
Peki bu büyük nefretin büyüyüp gelişmesinde Erdoğan’ın suçu ne derseniz?
Değerlerinden ve kültüründen utanan hatta iğrenen batı özentisi içindeki kimi monşer tipler için ”tutuculuğu”
Maneviyatı hayatının bir tarafına yerleştiremeyen kimi sekülerler için ”dindarlığı”
Kendi varlığını sıradan vatandaşın üstünde gören kimi elit veya seçkinler için, geçmişte sokaklardan gelen ”varoş kimliği ”
Kendisinden başkası için işe yaramayan kimisi içinse çeyrek asırlık iktidarı karşısında hep aynı yüzü görmenin getirdiği görüntü aşinalığı…
İlk üç özelliğine karşıtlığı belki anlarım.
Zira insanların hayata bakış açıları kendi yaşam tarzları dünyaya bakış açıları bakımından kişi, kendine uyumsuz gördüğü kişiyi veya siyasetçiyi dışlama refleksine kapı aralayabilir. Kendi düşünce felsefesi izdüşümünde bir siyasetçi figürünü veya iktidarı isteyebilir.
Ülkeye ne kazandırdığına bakılmaksızın bunu belki anlarım…
Anlayamadığım, idrak edemediğimiz şey ise bir insan bir siyasetçi yaklaşık 25 yıldır iktidarda diye iktidara gelecek siyasi parti ve liderinin ülkeyi ne kazandırıp ne kazandırmayacağına bakmaksızın ‘’ artık aynı yüzü görmek istemiyorum’’ düşüncesiyle sadece bu sığ siyasi eleştiri ve nefretini anlayamıyorum.
Maalesef bu durum, muhalefet siyasetçilerinin her seçim verdikleri umut karşılığında her seçimde yaşadıkları ruhsal travma ‘’Erdoğan’ı indirememenin’’ getirdiği hayal kırıklıkları da düşünüldüğünde bu ruhsal çöküntü ile ‘’ şizofren’’ bir duruma gelmesinin belki gerekçesi olabilir.
Konuyu nereye getireceksin derseniz…
Son bir haftadır ‘’ AHBAP’’ derneği üzerinden Haluk Levent’in; dernek paralarını kendi kişisel borç ve harcamaları için kullandığı gerekçesiyle göz altına alınması ve derneğin statüsünü konuşuyoruz.
Daha dün gibi hatırlıyoruz.
6 Şubat 2023’te 11 ili etkileyen 14 milyon vatandaşımızı evinden barkından eden asrın depreminde 53 bin insanımızı kaybettik. Bu tür büyük afetler insanın en hassas olduğu turnusol zamanları içerirken aynı zamanda bu anlar uyanık ve şarlatanlar için duyguların istismar edildiği riskin fırsata dönüştüğü en karlı zamanlardır.
Hele iktidara muhalifseniz, iktidara alternatif paralel oluşum veya yapılar geliştirmişseniz hele hele öne çıkmış, toplumda bir karşılık oluşturmuş bir geçmişiniz varsa her şey artık sizin için artık fırsat penceresidir.
Kitle olarak devleti yöneten iktidar partisine karşı varınızı yoğunuzu verir devleti zafiyete uğratarak iktidarı itibarsızlaştırmak adına elinizden gelen her şeyi yaparsınız.
Deprem bölgesinde Kızılay gibi sadece kendi ülkesine değil dünyadaki tüm mazlum coğrafyalara hizmet etmiş yüzlerce yıllık bir kurumu birkaç çadır sattı diye yerin dibine sokar, her türlü afette canhıraş çalışan AFAD’ı yerden yere vurursunuz. Olmadı bu köklü kurumlara alternatif gördüğünüz AHBAP gibi oluşumları da göklere çıkartır yere göğe sığdıramazsınız.
Bir zaman sonra işin içinden bir yolsuzluk usulsüzlük ortaya çıkar bin pişman olursunuz. Ancak bu pişmanlık bir elinize güneşi diğer elinize ayı verseler Erdoğan nefretinizin önüne geçemez.
Tüm yaşananlara rağmen daha 15 ay önce İstanbul nimet nimet diyerek 20 milyonluk koca bir şehri kendi çıkar hesaplarına kurban eden İmamoğlu için AHBAP’a duyduğunuz pişmanlığı duymazsınız.
Gelinen noktada birisi insan duygusallığını kullanarak vatandaşın parasını hiç etmiş olması iddiasıyla diğeri müteahhitleri ruhsat, iskân gibi mecburiyetlere zorlayarak, iller bankasından vatandaşa kullanması için gönderilen paraları, vatandaştan alınan harç ve vergileri usulsüz ihalelerle değeri üzerinde yüksek tutarlı faturalar kestirerek hiç etmiş olması iddiasıyla yargılanıyor.
Netice de ikisi de vatandaşın parası…
Farkı, birisi sanatçı birisi siyasetçi. Birisi feda edilebilir diğeri asla, birisinin kaybı çok bir şey ifade etmezken diğerinin kaybı -her ne kadar diploma usulsüzlüğü nedeniyle umut vermekten uzaklaşmış olsa da- 25 yıllık nefreti söndürecek itfaiye arazözü işlevi görecek olması…
Gerçekten birazcık ülke gelecek kaygısı olmayanlar için son yıllarda muhalefet özellikle de ana muhalefet tarafında yer almak konforlu ve karlı bir iş…
Zira sorgulayan yok hesap soran yok takip eden yok…
Sonuçta muhalifsen ağzın biraz laf yapıyorsa birazda uyanıksan hele de varını yoğunu her şeyini feda edecek bir nefret kitlen varsa…
Sloganınızda ; ”Herşey çok güzel olacak…” ise bir eliniz yağda diğer eliniz balda…
Bu ülkede belli bir kesim için inancını tepki çekmeden yaşamak hakikaten zor bir iş.
Gün geçmiyor ki birileri üstenci tavrı ile ” anakronik” zeminde kaldığını düşünmeden bugünün Türkiye’sinde dahi ülkenin asıl sahibi benim, benim kurallarım geçerli zihinsel olgusu üzerinden karşısındakilere ‘’ başörtüsü, sakalı, sarığı’’ gibi inanç değerleri üzerinden saldırmıyor.
Dönem, devir veya iktidar olarak düşünüldüğünde; devir kimin devri, kimin dönemi veya kimin iktidarı olduğu fark etmiyor.
Bu sorun yeni bir sorun değil. Bu sorun dünde vardı bir önceki günde belki daha önceki günde…
İşin enteresan tarafı bu aşağılanmaya maruz bırakılanlar, bu duruma maruz bırakanlar kadar karşısındakilere bu kadar küstahça bu kadar aşağılayıcı olamıyorlar, karşısındakileri rencide etmede bu kadar hoyratça davranamıyorlar.
Tabi bu Yunus Emre’nin ifadesiyle biraz edep meselesi birazda karşısındakinin değerlerine inançlarına fikirlerine saygı meselesi…
Yunus Emre bir ifadesinde: ‘’ Gezdim Halep ile Şam’ı eyledim ilmi talep, meğer ilim bir hiç imiş illa edep illa edep’’ der.
Bunu aslında bir kesimin duyarlılığı üzerinden İslam öğretilerinde ifade edildiği üzere ‘’ İslam zorlama, dayatma dini değildir’’ genel kabul olgusu üzerinden karşısındakinin inancını, yaşam tarzını hoş görebilme buna saygı duyabilme olgunluğuna erişmiş olabilme hassasiyeti ile ifade edebiliriz.
Ancak bunu böyle düşünenlerin karşısındakilerin hassasiyetleri bakımından düşünüldüğünde; hoşgörüye dayalı bu muhteşem İslami olgu karşısında bu olgunun gereklerine bu kadar hassasiyetle yaklaşmadıkları gibi takıntılı sorunlu ve zihinlerde asit üreten böyle bir nefret dilinin hoyratça kullanıldığını görüyoruz.
Bir zaman veya mekân sorunu yok bu anlayış güzergahında…Yolda sokakta veya toplu taşıma araçlarında fark etmiyor, nefret dili her ortamda her koşulda çalışıyor.
Bir tarafın hoş gördüğünü diğer taraf hoş göremediği gibi hoşgörüsünü de hoş göremeyen bir kafa ve zihin yapısından bir ‘’asimetrik hoşgörüden’’ bir nevi çelişkili hoşgörüsüzlükten bahsediyorum.
Tüm bu yaşanan ve yaşatılanlar üzerine bazı şeylere şahit oldukça : ‘’ Kendi dışındakilerin iktidarında bunu yapanlar acaba bu ülkede bir iktidar, bir zihin değişikliği olsa kendi iktidarlarında karşısındakilere neler yapmaz diye düşünüyor insan.’’
Düşüncesi bile ürkütücü olan böyle bir siyasi iktidar değişimi yaşansa, kendisinden olmayanlara bırak fikrini ifade etmeyi yaşam hakkı, nefes alma hürriyeti dahi tanımayacaklarını düşünmeden edemiyor insan…
Buradan şuraya geleceğim.
Günlerdir İmran Deniz Göktaş isimli adını ilk kez duyduğum videosunu tiz sesi karşısında içim gıcıklanarak izlediğimde sıradan ucuz bir Stand-up şarlatanının toplumun kutsallarıyla alay ederek kamuoyunda öne çıkma gayreti, tanınır olabilme ucuzluğuna kaçarak gündeme gelme çabasının bir sonuç çıktısı olarak toplumu nasıl gerdiğini konuşuyoruz.
Bu ülkede zihin gerisinde biraz öne çıkma çabanız, basitte olsa gündemi sarsacak toplumca kabul görmeyen aksiyonla toplum tarafından konuşulmaya ihtiyacınız varsa özellikle bir tarafıyla toplumun değerleriyle oynamanız mümkünse alaya alarak veya hakaret ederek kolayca bu amacınıza ulaşabilmeniz mümkündür. Bunun için yeteneğinizin bir önemi olmadığı gibi kısa vadeli meşhur olma hevesiniz için ayrıştırıcı kışkırtıcı infial yönünüzü infial yaratıcı yeteneğinizi kullanmanız yeterlidir.
Bir kesim var ki düşünce özgürlüğünü her fikri ‘’ kendi düşünce ekseni’’ etrafında şekillenmesi gereken bir düşünce havzasına indirgediği için olsa gerek kendi düşüncesi dışındaki fikirlere tahammül edemediği için bu kesimlere dayattığı fikir zorbalığı ile düşünce alanlarına yaşam hakkı tanımama mücadelesine giriştiğini görüyoruz.
Oysa düşünce özgürlüğü, insanların sizinle aynı düşünmesi aynı dili konuşabilmesi değildir. Burada sorun elitist despotizmin dayattığı ‘’ sorunlu ikiyüzlülük’’ tür.
Yıllar önceydi hatırlıyorum.
Sunucu Güner Ümit telefonla bağlanan bir izleyiciye meşhur olmanın hafifliği ile ‘’Kızılbaş mısınız?’’ sorusunu sorunca ülkede infiale neden olmuş meslek hayatı bitmiş bir daha televizyon ekranlarına çıkarılmamıştı.
O gün Güner Ümit’i linç edenler meslek hayatını bitirenler bugün yüce kitabımız üzerinden İslam’ın aşağılanmasını doğal görebiliyorlar.
Stand-up göstericisi Emre Günsal, 20 dakikalık sahne gösterisi için 3,5 yıl hapis cezası aldı.
Tek suçu Atatürk’ü gösterisine konu etmekti hakaret etmek değil. Ve tek bir CHP’li, muhalif kesimden tek bir kişi dahi bu duruma düşünce özgürlüğü bakış açısıyla kılını dahi kıpırdatmadı.
Bu gibi örnekler gösterdi ki mesele ‘’ özgürlük’’ meselesi değil mesele düşünce veya fikirlerin kimlerin düşünce ve fikir havzasına ne kadar uyumlu olduğu ile ilgili olduğudur.
Bu durum karşısında ‘’kutsal kitabımızı’’ alaya alıp dalga geçilmesini hoş görenler, ülkemin Cumhurbaşkanına ‘’ diktatör’’ diyecek kadar hadsizlik yapanlar, Atatürk veya Alevilikle ilgili kutsallarınıza dokunulması karşısında kimseye yaşam hakkı tanımayanlar özgürlükçü değil ancak faşist ve ikiyüzlüdürler.
Sahi mizah nedir birisi bu alanın net tanımını yapsın da bizde mizahın çerçeve alanını bilmiş olalım.
Mesela Alevi insanlarımızla dalga geçilip bu durum alaya alındığında bu bir ahlaksızlık meselesi ise kutsal kitabımız alaya alındığında buna alkış tutmak bir hoşgörü meselesi midir?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretin alkışlanması bir mizah sınırıysa Atatürk’e hakaret bir alçaklık sınırı mıdır?
Acaba mizahın sınırı, herkesin kendi fikir veya yaşam tarzının sınırı, dışa yansıması mıdır? Eğer mizahın sınırı buysa kişiye göre bir mizah sınırı çizilir ki bu mizahın toplumsal değeriyle çelişki içerir. Herkes kendi sınırını belirler kendi sınırlarına göre kendi değerlerini önceliklendirir ve bunu mizah adı altında dayatırsa ortada ne mizah kalır ne de toplumsal ahlak…
Oysa her kesimden insanımız kendi kutsalına değer yüklerken başkalarının değerlerini aşağılamak yerine ‘’ ortak değerlerimize ortak saygıyı’’ esas alırsa ortada ne ortak bir sorun kalır ne de birbirimizi incitecek bir provokasyon alanı…
Mizah, sonuç olarak kendi mecrasında herkesin ortaklaşa alkış tuttuğu gerçek kimliğine ulaşır.