24 Ekim 2026 Cumartesi
Şunu biliriz ki geleceği garantilemek, daha öncesinde onu inşa etmekten geçer.
Ancak bir şey yapmadan geleceği merak etmenin en büyük hatası ‘’Parmenides körlüğüdür.’’
Parmenides Körlüğü, gelecekle ilgili tahmin yaparken bugünü “değiştirip dönüştürme” gayretine katlanmadan geleceğin sadece bugünün doğrusal bir devamı veya tekrarı olacağını sanma yanılgısıdır.
Peki önceden tüketilen düşünceleri kullanmak, acaba bir yarın mıdır?
Değildir…
Örneğin 1900’lü yılların başında New York Patent Bürosu’nun müdürü, dünyada artık o kadar çok yoğun keşif ve icatlar olduğunu artık sonra icat edilecek yeni bir şey kalmadığı düşüncesiyle istifa etmiş.
Düşünün ki; daha 1900’lü yılların başında “artık icat edilecek bir şey kalmadı” diyerek görevi bırakan bir insan karakterini…
Oysa bu tarihlerde, insanlık yeni bir çağın eşiğindeydi. Elektriğin kullanılmaya başlanmasıyla birçok şey dönüşmüş, sanayileşerek dünyanın en büyük imparatorluğu hâline gelen ve ekonomik olarak zenginleşen Büyük Britanya’da 63 yıllık kraliçe Victoria iktidarı ve sonrasında 1901 yılı itibarıyla da Victoria Çağı sona ererken yeni bir çağ başlamıştı.
Bugün ise zamanında elektriğin kullanıma girmesinde olduğu gibi yapay zekânın devreye girmesiyle benzer bir dönüşüm yaşıyoruz. Dolayısıyla her şey sil baştan yeniden planlanıp paylaşılırken yeni ve farklı bir dünyanın doğuma hazırlandığı veya kurulacağı yeni bir dijital çağdan bahsediyorum.
O zaman şu soruya cevap aramak gerekiyor.
Girdiğimiz bu dijital çağda bize yer var mı varsa bunu neyle koruyacağız?
İnsanlık aslında genel itibarıyla gelecek körüdür.
Buna rağmen insanlık olarak meraktan, merak etmekten vazgeçemiyoruz.
Bugün geleceğe dönük olarak baktırdığımız veya bakılan her kahve falı, geleceğe dair bir işaret umuduyla açılır.
Ancak kahve falında durum böyle olsa da gelecek, kimseye altın tepsiyle sunulmamış kimseye vaat edilmemiştir.
Aslında insanlık olarak gelecek körlüğümüzün ana sebebi ”yarını, bugünün tekrarı ya da doğrusal devamı” sanmamızdır.
İnsan, yarını tahmin ederken; bugünü geleceğe uzatır. Bunun en büyük yanılgısı ise gelecekle ilgili yaşanacak kırılmaları görememesidir.
Zira zaman dinamik bir kavramdır ve her yeni günü yeni bir başlangıçtır ve yeni bir başlangıçla uyanır.
Dolayısıyla statükoyu reddeden ve bundan uzak olmayı yeğleyen zaman, yarına dair büyük sürprizler barındırır.
Üzerinde oturduğumuz veya bizlere bahşedilen statü, mücadeleler sonucu öngörebildiğimiz tahminimiz iken yaşayacağımız baht veya kader adına ne derseniz hayatın sana sunduğu ile ilgilidir.
Zira hayat, yaşam serencamımızın sen plan yaparken aslında yaşanacakların yekûnundan ibaret olmasıyla ilgilidir.
Gelecek kimseye vaat edilmediğine göre geleceği öngörebilme yeteneğimizi ortaya çıkmasını sağlayan vizyon denilen olgu, geleceğe dair bir öngörü bir hikâye bir öykü barındırır.
Ülke ve yöneticileri olarak daha son çeyrek asra kadar, bir nevi parmenides körlüğü yaşadık.
Çok bir şey yapmadan büyük ülke hayali kurduk, bir yerlere dokunarak değiştireceğimiz sihirli değnek aradık.
Üstelik geleceği planlayamayan ulus ve bireylerin geleceğinin olamayacağını bilmemize rağmen…
Tanrı adildir, kim olduğuna hangi dine mensup olduğuna bakmaksızın çalışana emek harcayana kapı aralar.
Bizim için ülkemiz için yarın kaygısı, değişim sancısı çekmektir.
Bugün ülkemiz bölgesinde yakaladığı bölgesel güç iddiasının daha ötesinde küresel güce evrilen yönüyle bir değişim bir doğum sancısı çekiyor.
Zira doğumlar yeni başlangıçlar sunsa da hep sancılı olur.
Daha önce de vardı elbette ancak son iki yıldır ülkemiz görülmemiş bir siyaset kirlenmişliği yaşıyor.
Öyle bir kesim var ve ortalığı öyle bir velveleye veriyor ki yalancılık, kepazelik, ahlaksızlık diz boyu…
İnsanların gözüne baka baka bir insanın bunları söylemesi için ya suratının kasap süngeriyle silinmiş olması ya siyasette ar damarın çatlamış olması ya da arsızlığın dip yaptığı bu durumun artık bir karakter sorunu haline gelmesi gerekiyor.
Ayrıca bir de tüm bunların üzerine histeri düzeyinde iktidar açlığınız varsa yıllarca bastırdığınız bu açlık zaman içinde öyle vahim hale gelebiliyor sizi artık ‘’kanıksanmış yalancılık’’ mecrasına savurabiliyor.
Psikoloji literatüründe ‘’mitomani sendromu’’ diye bir terim vardır. Terim derken bu aslında patolojik bir durumu ‘’ yalancılık hastalığı’’ denilen kontrolsüz bir hastalığı ifade eder.
Bu hastalığa yakalanan kişi gerçekleri değiştirerek veya kendi gerçeklerini yaratıp insanlara dayatarak toplum içerisinde kişilerin dikkatini çekerek odak noktası haline gelmek, bir şeyi örtbas etmek, gizlemek adına sınırsız ve kontrolsüzce yalanlar söyler.
Bu yalancılık hastalığına yakalanan kişi için ‘’mitoman’’ yani hastalık derecesinde ‘’ yalancı kişi” denir.
Bu kavramın siyasetteki karşılığı ise ‘’siyasal mitoman ‘’ yani ‘’ siyasal yalancıdır’’
Siyaseti aslında mitomanların hâkim olduğu bir mecra ve bir yalan platformu olarak bildik veya bize öyle öğretildi. Ancak yalanın makinalı tüfek atışı kadar ardı ardına sıkıldığı bir dönemi hiç bu kadar yaşamadık.
Son yıllarda siyasette hiç olmadığı kadar bu tip mitomanlara muhatap oluyoruz. Bu mitomanlar, yalanı öyle arsız ve yüzsüzlükle gerçekmiş gibi söylüyorlar ki yalan makinasına soksan bir noktadan sonra makine artık kendini kasarken kafayı yer ve kendi kendini patlatmak zorunda kalır. Mitomanların diğer bir özelliği de yalancı olduğu kadar bir o kadar da yüzsüz olmasıdır.
Ülke iki yıldır İmamoğlu yolsuzluk iddiası davasıyla uğraşıyor. 1990’lı yıllarda Nurettin Sözen dönemindeki İSKİ skandalından bu yana sağ partilerin yönettiği İstanbul’u uzun bir aradan sonra elde etmenin getirdiği imkanlara histeri düzeyinde arzuyla mal bulmuş mağrubi gibi atlayan bu şahsın, resmen İstanbul’un içinden geçtiği ‘’devletin malı deniz, yemeyen domuz’’ klişesiyle İstanbul’u kendi arpalığına çevirdiği söyleniyor. Böyle bir adamı, bırakın sorgulayıp arınmayı, yalanlarla savunur hale gelen bu mitoman zihniyet için hangi sözü kullanmak gerekir bilemiyorum.
Uşak Belediye başkanı kendi pavyonunda çalışan elemanların maaşlarını belediye bütçesinden karşıladığı gibi belindeki havluyla otelde metresiyle basılıp ifadeye çağrılıyor, dönemin CHP kadın kolları genel başkanı üstelik bir kadın olarak, hem cinsine reva görülen bu metreslik durum karşısında çıkıp ‘’biz belediye başkanımızın yanındayız’’ diyebiliyor.
Çok su götüren benzer vakalar Antalya, Manavgat, Menderes belediyelerinde olduğu gibi uzayıp gidiyor ve say say bitmiyor.
Sonra kendi mahallesinde sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi bu kafa yapısı genel başkan ve yöneticileriyle ve hatta parti tabanlarıyla kendine dönüp bakmadan arsızca eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya’yı eleştirebiliyor. Elbette yanlış kim olduğuna bakılmaksızın eleştirilebilir ancak bir insan, karşısındakini eleştirmeden önce dönüp kendine kendi çevresine bir bakar temizse eleştirebilir.
Yani insan karşıdakini eleştirmeden önce bu kadar kokuşmuşluğun içinde önce bir kendisine bakar sonra ‘’ben bu eleştiriyi yaparsam millet benim için ne düşünür’’ diye utanç duyar.
Fon olayında AK Parti tabanı da yöneticileri de herkes bu hadiseyi ana muhalefet gibi örtbas, görmezden gelmek hatta sahiplenmek yerine eleştiriyi önceledi ve kadını sosyal medyada linç etti. Bizlerde kim olduğuna bakılmaksızın köşe yazılarımızla veya zaman zaman bir araya geldiğimiz topluluk sohbetlerinde eleştirdik bu ahlaksızlığı…
Bir kez daha şunu gördüm. AK Parti’nin CHP/YENİ Parti’den, ana muhalefetten farkı ve en önemli özelliği her kesimiyle yanlış yapanı eleştirmeden daha öteye giderek acımıyor ve yerden yere vurabiliyor olmasıdır. AK Parti cenahı, yöneticisi ve her kesimiyle biliyor ki yanlışı veya her hangi bir ahlaksızlık yükünü sırtlayıp taşımaya kalkarlarsa bir gün o yükün altında kalacak ve ezilecekler…
Peki adından başka her şeyi eski YENİ Parti öyle mi?
Partiye bulaştırmamak adına olayları ört bas edeceklerini düşünerek toplumdan saklayabileceklerini, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali kendi ayıplarını temizlemek yerine karşı tarafı suçlayarak işin içinden çıkabileceklerini düşünüyorlar. Ancak zaman zaman ifade ettiğim gibi anlayamadıkları şey her zaman karşılarına çıkacak olan bu ‘’defolu’’ ağır yük ile çok uzağa gidemeyecekleri ve bir gün bir yerlere yığılıp kalabilecekleri gerçeğiyle yüzleşeceğidir.
Gelinen noktada YENİ Parti’nin kendi defosu ortada iken şuursuzca iktidar cenahına yüklenmesi neye benziyor biliyor musunuz?
Kanalizasyonu patlayan ve borularından pislik fışkıran kendi mahallesinin, burun direklerini kıran kokusu ortada iken karşı mahalledeki bir evin devrilen çöp kovasının yaydığı koku karşısında kendi mahallesinin kokusunu örtbas edeceğini sanarak, yavuz hırsız misali ortalığı velveleye veriyor olması karşı mahalledeki bu evden şikayetçi olmasıdır.
Bu durum iki kelime ve tek cümleyle ne ile açıklanabilir biliyor musunuz?
‘’SİYASAL PİŞKİNLİK…’’
Bizim kuşağın çocukları farklı bir eğitim sistemiyle büyüdü.
Bizim kuşak derken 80’lerin o ezberci kuşağından…
Çoğunlukla okuduğunu anlamayan, yorum yapamayan, fikir üretemeyen dolayısıyla herhangi bir konuya yönelik herhangi fikri olmayan bir kuşaktan bahsediyorum.
Çoktan seçmeli sınavlarda şıklar arasından doğruyu bulmak için şans faktörünü sığınak yaptığımız, başarıyı şıklara bağladığımız bir eğitim sisteminden/sistemsizliğinden bahsediyorum.
Dolayısıyla gelinen noktada on yıllar boyunca bırakın dünyayı, ülkesini dahi yorumlayamayan, düşünmeyen/düşünemeyen dünya ve ülke konjonktürü ile ilgili fikri olmayan bir gençlik yetiştirdik.
Hep başkalarının özellikle Avrupa başta batının eğitim sistemine gıpta ettik.
Koca koca milli eğitim bakanları geçti bu ülkeden ancak hiçbirinin kendine dünya bu işi nasıl beceriyor sorusunu sorup bu soruya cevap arama çözüm bulma çabasının niçin göz ardı edildiğini sorgulamadan edemiyor insan…
Her kayıp bir şekilde telafi edilebilir ancak iyi yetiştiremediğiniz bir neslin kaybı telafi edilemez. Zira bugün çocuklarınıza nasıl davrandığınız neyi verdiğiniz gelecekte nasıl bir ülke hayal ettiğinizin de ip uçlarını verir.
Ülkenizin geleceğine yönelik güçlü bir nesil inşa etmek istiyorsanız buna eğitim sisteminizle ete kemiğe büründüreceğiniz; okuduğunu anlayan, yorumlayan, sorgulayan bir nesille inşa etmeniz gerekeceği ortadadır.
Buradan şuraya geleceğim.
Dünyadaki 81 ülke ve sonradan katılan 10 ülke ile 91 ülkenin katılım sağladığı 2025 PISA sonuçları açıklandı.
PISA, dünya genelinde 15 yaş grubu öğrencilerin ülkelerin toplumsal ve ekonomik yaşama tam katılımı için gerekli bilgi ve becerileri ne ölçüde edindiklerini değerlendiren dünyanın en kapsamlı uluslararası karşılaştırmalı öğrenci araştırmasıdır.
Sonuçlar, 15 yaş grubu öğrencilerin bilgi ve becerilerine yönelik bir görünüm sunmanın yanında eğitim sisteminin geneline yönelik değerlendirmeler için sınırlılık taşıdığını bilmek gerekmekle birlikte eğitim sisteminin geleceğine yönelik önemli ayak izleri taşıyacağını bilmek gerekiyor.
Türkiye’den 56 ildeki 203 okuldan 7 bin 702 öğrenci ile toplamda 760 bini aşkın 15 yaş grubu öğrenciler arasında yapılan değerlendirme sonucuna göre Türkiye’nin fen alanında 15 sıra, matematikte 11 sıra ve okuma alanında 18 sıra birden yükselerek, OECD ülkeleri arasında her üç alanda birden performansını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artıran tek ülke olmuştur.
Dolayısıyla PISA 2025, ülkemiz için önemli bulgular sağlamakla birlikte bu verilerin ulusal düzeyde izleme ve değerlendirme çalışmalarıyla bütünleşik biçimde ele alınması gerekmekle birlikte PISA sonuçlarının, küresel çerçeveye oturtulduğunda, Türkiye’nin eğitim sistemine özgü dinamiklerini daha ayrıntılı biçimde yorumlama imkânını doğurmaktadır.
Bu başarı potansiyelinin elde edilmesinde Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hayata geçirilen ”Türkiye Yüzyılı Maarif Model’inin” katkısının önemli payı olduğunu düşünmek gerekiyor.
Zira Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli bu yeni eğitim sistemi olarak öğrenciyi; zihinsel, sosyal, duygusal, ahlaki ve fiziksel yönleriyle bir bütün olarak geliştirmeyi amaçlayan beceri temelli ve bütüncül bir eğitim modeli’’ olarak tanımladığı için bu başarıdaki katkısı yadsınamayacak kadar önemli olduğunu düşünenlerdenim.
Ayrıca bu eğitim modelini, öğrenciyi yalnızca bilgiyle donatılan bir birey olarak değil; değerlerine sahip, düşünebilen, üretebilen ve erdemli bir insan olarak yetiştirmeyi hedeflerken “maziden atiye” anlayışı ve tarih yetimi olmayan geçmişimizle, geçmişten geleceğe köprü kuran, millî ve manevi değerleri sahiplenen, çağın dayattığı dijital ve akademik becerileri de merkeze alan bir sistem olarak da tanımlamak mümkündür.
Sonuç olarak burada önemli olan şey, yapay zekânın kolaylaştırırken düşündürmeyen zihinleri körelten özelliğine kapılmamak, başarılarımızı ya çok abartmadan ya da her durumda yerin dibine sokmadan sahip çıkmaktır.
Hatta daha önemlisi bu başarıyı tüm yaş gruplarına yayarak sürdürülebilir kılmak daha ileriye taşımaktır.
Bu ülkede eğitim sistemi ile birlikte ihtiyaca göre sınırlandırılmış öğretmenlik mesleğinin , günün birinde tıp fakültelerine rağbet edilecek kadar rekabet unsuru olması ve önemli hale gelmesi, tıp fakültelerine giriş puanı kadar puana ihtiyaç duyması halinde eğitim sistemimizde birçok şeyin değişeceğinin ve asıl başarının bundan sonra yakalanacağını düşünüyorum.
Bu ülkede siyasetin ”meslek” olarak algılanmasının nedeni, siyasetin bir ”kazanç” kapısı görülmesi, önemli fırsatlar penceresine kapı aralıyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Toplumumuzun bu kadar politize olmasının veya siyasete bu kadar anlam yüklenmesinin gerisinde; siyasi mecranın bir kazanç kapısı görülmesi fırsatlar penceresine kapı aralıyor olması, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez klişesinin benliğimizdeki izdüşümünün dışa yansıması, bu alana toplum olarak gereğinden fazla değer yüklenmesi gelmektedir.
Aslında bunun gerisinde bir ”siyasal kültür” yansıması sorunu olduğunun bilinmesi gerekiyor.
Peki siyasal kültür nedir sorusuna verilecek cevap; sosyal, kültürel, ekonomik olarak tüm edinilmiş yaşamsal edinim enstrümanların kişi ve toplumlara göre farklılık gösteren tercihlerinin siyasal mecraya yansıması olarak ifade edilir.
Toplumlar siyaseti, yaşam boyu edindikleri kültür çerçevesinde tanımlarlar.
Her siyasetçi günün birinde belediye başkanı, milletvekili veya partide üst görevde yer almak ister. Dolayısıyla bir milletvekili Ankara’yı hedeflediği için partilerin genel merkezinde kendisini öne çıkartacak ve referans olacak bir genel merkez yöneticisi sondajlama peşinde koşarken, bizlerde bu toplumun birer bireyleri olarak Ankara’da kendimizin veya bir yakınımızın işimizi görecek milletvekilleri peşinde koşarız. Günün sonunda hem toplum hem de vekiller olarak her iki tarafta kendi menfaat endeksleri üzerinden siyasi mecrayı önemli bir menfaat merkezi haline dönüştürür. Yani alan memnun satan memnun bir çerçi -müşteri misali siyasetin kendi çıkar döngüsü kendi mecrasında yaşamaya devam eder.
Oysa Batı demokrasilerinin temelini oluşturan Anglosakson siyasal kültürü ile doğu siyasal kültürünü oluşturan oryantalist siyasal kültür arasında siyasetten ne anlaşılması veya ne algılanması gerektiği yönünde diyalektik farklar mevcuttur.
Örneğin…
*Batı demokrasilerinde siyaset, ülkeyi yönetmede geçici “bir araç” olarak görülürken, ülkemizde ne kadar eski ve cambaz olursanız kişisel geleceğinizin garanti alınmasına araç olacak “ meslek” bir olarak algılanmaktadır.
*Batı demokrasilerinde politika gerektiğinde yukarıda bahsettiğim çerçevede halkın refahını önceleyen bunun içinde halk ile devleti aynı potada eriten bir “uzlaşı sanatı” olarak tasvir edilirken ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada imkanların önüne geldiğinde kullanılması gereken, statünün sunduğu bir kazanç kapısı bir “fırsatlar” penceresi olarak algılanmaktadır.
*Batı demokrasilerinde politika; sosyal, kültürel ve ekonomik hakların siyaset yöntemiyle sunulduğu” zorunlu alan” iken, ülkemiz de liderlerin emir ve taleplerinin eksiksiz yerine getirilmesi gereken bir mecra olduğu yoksa bir daha siyasette hiçbir şansının olamayacağı ancak liderlerin sunduğu bir “lütuf” alanı olarak algılanmaktadır.
Batı’da özellikle Avrupa ülkelerinde parlamentoda temsil görevi üstlenen milletvekilleri, milletvekilliği için kentleri yönetecek belediye başkanları, belediye başkanlığı için milyonlarca avroluk adaylık rüşveti vermesi gerekmiyor. Yetkinlik ve liyakatiniz birazda hevesiniz varsa aday olup çok paralar harcamadan milletvekili veya belediye başkanı olmanız mümkündür. Zira o makama aday olup seçilecek milletvekilinin gayri meşru işlere girme düşüncesi veya belediye başkanının belediye bütçesini kendi siyasi geleceği için kullanma ahlaksızlığı aklının ucundan geçmez.
Misal Avrupa’nın en önemli ve en büyük ülkesi Almanya’yı örnek alırsak genellikle tek dönem yani 4-5 yıl milletvekilliği yapmak doğrudan yüksek ve ömür boyu süren bir emeklilik için yeterli değildir. Emeklilik hakkı kazanmak için 65 yaş sınırına ulaşmak ve en az iki veya üç dönem görev yapmak ya da prim ödemek gerekiyor. Almanya’da milletvekili olarak kalma süresine göre emekli maaşı 2.000-4.000 Euro arasında bir yerdedir. Türk parasıyla ortalama 174 bin liradır. Oysa Almanya’nın milli geliri 5,45 trilyon ABD dolarıdır. Ayrıca hem milletvekili emekli maaşı hem de milletvekili maaşı yani aynı anda iki maaş olmak mümkün değildir. Böyle durumlarda bir maaşı tercih etmek zorundadırlar. Türkiye’nin milli geliri ise 1,6 trilyon ABD dolar olduğu düşünüldüğünde Almanya’nın milli geliri tam 3,5 kat daha fazla olduğu ortada olduğuna göre varın kıyaslamayı siz yapın.
İşte bu gibi sebeplerden dolayıdır ki özellikle Avrupa siyasetinde siyasete ilgi çok az olduğu için ve bir rant aracı görülmemesi nedeniyle ayrıca her şeyin liyakate göre işlediği düşünüldüğünde siyasete katılma davranışı en yüksek olduğu dönemde bile yüzde 45’i geçmediği gibi normal koşullarda yerine göre yüzde 35’lere kadar düşebilmektedir. Bizde ise siyasal katılma davranışı son 2023 genel seçimleri düşünüldüğünde bu oran yüzde 86 yani Avrupa siyasetinin 2 katıdır.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Siyaset, bir kazanç ve fırsat kapısı olmanın yanı sıra seçilebilmek için her türlü entrikaya hazır olunması gereken kıyasıya bir rağbet ve rekabet alanı olması demektir.
Bizdeki gibi bir fırsat kapısı görülen siyasetin sonucu olarak siyaset, belirli hiyerarşi noktalarında bir zümre tekeli oluşturmakta ister yerel ister genel siyaset olsun bir yerleri hedeflemek için istisnalar dışında sizi ateşleyecek güçlü bir sermaye yapısına ve tepeden sizi işaret edecek güçlü referans merkezlerine sahip olmanız gerekmektedir.
Hadi amacınıza ulaştınız 18 yaşında milletvekili oldunuz, 2 yıl bu statüyü korudunuz yaşınız 20 oldu ve bir seçim yenilenmesi kararı alındı ve bir daha seçilememişseniz 20 yaşında milletvekilliğinden emekli olmuş birisi olarak ömrünüz boyunca belki 60- 70 yıl yani takdir edilen ömür nispetinde emekli maaşı alacaksınız demektir. Örneğin 2026 Temmuz artışı ile 201,677 ile her yıl güncellenecek emekli maaşınız ile ömür boyu emeklisiniz. Eğer seçim yenilenmesi ile bir de seçime yeniden girip seçilmişseniz, emekli maaşınız yanında yeni göreviniz dolayısıyla 310 bin TL ilave milletvekili maaşı ile maaşınız toplamda 500 binin üzerine geliyor ki şu enflasyon ortamında son düzenlemeyle 23 bin 550 TL’lik en düşük emekli maaşı karşısında bu konjonktür akla ziyan bir yaşam standardı değil midir?
Halk, asil; milletvekilleri vekil ise parlamentoda halkın temsilcileri olan milletvekilleri ile halk arasında bu kadar yaşam standardı bu kadar konfor uçurumunun olması adil midir?
İşte bunun içindir ki milletvekillerinin emeklilik yasası güncellenmeli, milletvekillerinin emeklilik maaşları yeniden düzenlenmeli emekli olup yeniden seçilen milletvekilleri emekli maaşlarından feragat ederek görevde oldukları maaşı almalı ifade ettiğim gibi buna yönelik bir yasal düzenleme getirilmelidir.
Halk bu kadar zor durumdayken ikinci kez seçilen milletvekilleri hak ettiklerini düşündükleri emekli maaşlarını kadar hazineye irat kaydettirmeleri daha ahlaki veya daha vicdanidir.
Bu ülkede herkes fedakârlık yapıyorsa bir eli yağda bir eli balda olan iki maaşlı milletvekillerinin de ülkesi için bir fedakârlık yapmaları, maaşlarından birini devlete bırakmaları daha ahlaki değil midir?
Buradan kanun yapıcılara buradan sesleniyorum. Milletvekilleri olarak kendi çıkar ve siyasi hedefleriniz dışında kaldırmadığınız 600 el iş, maaş ve özlük hakları olduğunda kalkması ahlaki midir? Bu ahlaksızlık ve savurganlığı düzeltmek için daha neyi veya kimi bekliyorsunuz?
Yazar- Siyaset Bilimci- Siyaset Analisti
AK Parti siyasette 25. , iktidarda ise 24. yılını dün coşkulu bir şekilde kutladı.
Kolay değil elbette çeyrek asırdır iktidarda kalabilmek hem de her türlü önünü kesme çabalarına karşın kesintisiz bir iktidar serüveni yaşamak.
Çok partili siyasal hayata geçtiğimiz 1950 seçimleri düşünüldüğünde bir örneği daha yok bu büyük başarının…
Tek partili siyaset dönemin yaşandığı 1923-1950 süreci düşünüldüğünde 2028 seçimlerinde AK Parti’nin yeni bir başarıyı yakalanması halinde CHP’nin 27 yıllık kesintisiz anti demokratik siyasal başarısının da derdest edilmesi muhtemel bir sürece de tanıklık edeceğiz gibi görünüyor.
Siyaset, siyaset için değil, siyaset halk için hizmet için yapılır. Halk için yapılmayan insan için bir şeyler üretmeyen siyasetin bir karşılığı yoktur.
Çünkü demokratik teamüllerle iktidara meşruiyet kazandırmanın hizmete açılan kapısıdır siyaset…
Geriye dönüp geçen yarım asırlık iktidar serüvenine baktığımızsa bunun AK Parti pratiğinde nasıl realize edildiğini görebilirsiniz.
Zira AK Parti, 14 Ağustos 2001’de kuruluşunu ilan ettiğinde neredeyse yarım asırdır iktidara matuf olabileceğini, oyunu sürekli arttıracağını kim düşünebilirdi?
Siyasi koşullar uygundu ancak daha önce de benzer koşullar oluşmasına rağmen hiçbir siyasi parti bu kesintisiz sürekliliği sağlayamamıştı.
Bazıları zaman içinde bünyede oluşabilecek ‘’siyasal otofaji ‘’ ile kendi kendini yiyip bitirerek ANAP veya DYP misali yok olacağını düşünse de bunun böyle olmadığını birkaç seçim geçirdikten sonra anlamış oldu.
Peki neydi sürekli güçlenerek büyüyen büyüdükçe daha fazlasını isteyen bu siyasi atraksiyonun sırrı?
Öncelikle belirtmem gerekir ki bunun en büyük sırrı iktidarda olmasına rağmen sanki ‘’iktidarda değil de muhalefetteymiş’’ gibi davranması…
Siyasetin olmazsa olmazıdır geçmişi kötülemek! Mesela geçmiş siyaseti, siyasi partileri veya siyasetçileri eleştirirsin…
Bürokratik oligarşi üzerinden kurumları eleştirirsin…
Vesayetçi hukuk anlayışı üzerinden yargıyı eleştirirsin…
Jakoben askeri vesayet üzerinden askeri eleştirirsin…
Medya vesayeti üzerinden medyayı eleştirirsin…
Ancak sırf geçmişi kötüleyerek alabileceğin sonuç ancak bir yere kadardır.
AK Parti’de doğal olarak iktidara geldikten sonra bu eleştirilerin hepsini yaptı. Hemen hepsinde de haklıydı.
Ancak süreklilik gerektiren bir başarı için sürekli olarak ve yalnızca eleştirmek yetmez.
Mesela, yakıtı kısıtlı bir aracı bir yere kadar götürebilirsin. Eğer depoyu doldurmazsan çeşitli bakım stratejileriyle bakımını güncellemezsen araç artık bir yere geldiğinde hareket edemez hale gelir.
Politikada da böyledir. Rezervini değişik kazanımlarla güncelleyip güçlendirmezsen siyasetçi olarak varlığın da kısa vadeli olur.
İşte AK Parti’nin yaptığı da tamda buydu. Eksik kaldığı konularda yeri geldiğinde kendini eleştirme pahasına eksiklerini görüp güncellerken öne çıkanlarla aerodinamiğini önceledi. Yani zamanı gelen periyodik bakımını sürekli güncelleyerek yol kat etme riskine girmedi.
Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti’nin lideri olarak İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde alışkanlık haline getirdiği kamuoyunun nabzını tutmak ve eksikleri görmek adına anket tekniğini ilk kullanan belediye başkanı olması başarının diğer sırrı olduğunu unutmamak gerekiyor.
Bunu 14 Ağustos 2001’de kurulduktan 15 ay sonra 3 Kasım 2002’de iktidara geldikten sonra da devam ettirdi. Üstelik birkaç anket şirketine birden anket yaptırdıktan sonra bu sonuçların aritmetik ortalamasını alarak hata ve eksikleri bu şekilde tanımladı ve buna yönelik önlemleri alıp yaklaşık 24 yıl iktidarda kalarak kırılması bir rekora imza attı. Bunları yaparken de doğal olarak karşısında ne muhalefet edecek siyasi parti kaldı ne de kendini kısıtlayacak vesayet odaklı kurumlar…
Tuhaf olanı muhalefette, kendisine muhalefet edecek bir parti kalmamasına rağmen kendi kendine muhalefet yaparak kendi kendine rakip oldu. Başarısız olduğu alanlarda kendi kendini eleştirdiği gibi bu eleştirinin gereklerini yerine getirdi. Belki de bu ilktir siyasal tarihimizde…
Bakanlar, belediye başkanları başarısız olduğunda alınıyor yerine yenileri getiriliyor. Ve giden bakanlar, belediye başkanların istisnalar dışında hareketten kopmadıkları gibi sadakatlerini devam ettiriyorlar.
Elbette bu başarıya partinin Lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel meziyetleri ve engin siyasi tecrübesinde bunun payının oldukça yüksek olduğunu görebilmek gerekiyor.
Ayrıca siyaset bilimci olmasa da siyasetin kitabını yazacak kadar bir engin tecrübe ve birikime sahip olması, Silik ve sünepe devlet adamı anlayışından farklı bir profil çizmesi,
Reel politiği halka rağmen halk için(!) yaptığını söyleyenlerin tersine siyaseti siyaset için değil, siyaseti gerçek manada yapmacıksız halk için yapması, ciddi bir ‘’duygusal zekaya’’ sahip olan Erdoğan, halkın nabzını iyi tutarak halkın beklentilerini kendinde bulmalarını sağlaması…
Hele bir de ülke için yaptıklarınız dışında dışarıda söyleyecek bir sözünüz varsa bölgenizde ve uluslararası ölçekte saygı duyulan bir kişilik kazanmışsanız 2023 seçimlerinde olduğu gibi ekonomi kötü de olsa güven veren şahsiyetinizle her şeyin idrakinde olan halk koşulsuz size inanması ve tabi olması kaçınılmaz olacaktır.
Hele bir de elinizin altında bir gelecek vizyonu ortaya koyamayan kendini yönetemeyen bir muhalefet varsa başarının devamı için koşullar ayağınıza gelmiş demektir. İşte AK Parti mucizesinin başarı sırrını tamda buralarda aramak gerekiyor.
Kısacası, tam halkın istediği realist bir politik anlayışı benimseyen Lider Erdoğan’ın kişisel özellikleri ve kurucusu olduğu AK Parti’nin gerektiğinde kendi kendine muhalefet yapması AK Parti’nin 24 yıllık iktidarında öne çıkan en önemli sebeptir.
En kötü koşullarda bile kendine özgü yeni koşullarla iktidarını devam ettirebilen Erdoğan, kabul edelim veya etmeyelim 2027 Ekim -Kasım’ın da belki 2028 Nisan’ın da yapılması muhtemel seçimlerde yeniden aday olması ve kazanması muhalefetin içine düştüğü girdap düşünüldüğünde artık bir olasılık olmaktan çıkmış realize edilmeye elverişli bir sürece dönüşmüştür.