03 Mart 2026 Salı
Geleceğe İmzanızı Atın
Yeni Tehdit Türkiye
ÇAL ŞU KAPIYI ARTIK!
Yeni Nesil İnşaat Trendi ‘’Entegre Yaşam Projeleri’’
İnsanlık Düşmanı Bir İdeoloji ve Kavim: ‘’Siyonizm ve İsrail ’’
Vasatlıkla Mükemmellik Yakalanamaz...
Bugün dünya bir bölgesel çatışmadan küresel bir çatışmaya doğru hızla akıyor.
Bu bölgesel çatışmanın fitilini ateşleyenlerin dünyanın kuruluşundan bugüne her dönemin ‘’bozguncu’’ kavmi İsrail oğullarından bahsediyorum.
Peygamberler döneminin ‘’peygamberler öldüren’’ bu lanetli kavmi kendisinden bekleneni yaptı ve modern çağ olarak adlandırdığımız yaşadığımız asırda ‘’arz-ı mevud /vaat edilmiş topraklar’’ paranoyası ile 100 yılı aşkındır yüzbinlerce insanın kanı elinde iken son olarak İran’da bir ilkokulu bombalayarak 7-12 yaş aralığındaki 165’in üzerindeki masum kız çocuğunu katlederek kendinden bekleneni yaptı.
Peki nedir bu insanlık düşmanı ideoloji, kim tedavüle koymuştur ve neyi amaçlamaktadır?
Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan bir ideoloji olarak ortaya çıkan bu faşist yapılanma aslında bir Yahudi milliyetçiliğidir.
İsterseniz bu ideolojinin tarihsel kökenine bir bakalım. Ancak şunu ayırmak gerekir.
Tarihsel köken itibarıyla Yahudilik geçmişinde şimdiki tanımıyla bir Siyonizm tanımı olmadığı gibi, her Yahudi de Siyonist değildir.
Filistin’de Yahudi devleti kurmayı amaçlayan bir siyasi milliyetçilik olarak Siyonizm, 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde Theodore Herzl tarafından toplanan Dünya Siyonist Kongresi ile dünya siyasal tarihinin bir parçası oldu.
Siyonist anlayışın Filistin’de bir Yahudi nüfusu yerleştirme talebini Abdülhamid çeşitli baskılara rağmen birçok defa reddetti.
Ancak birinci Dünya Savaşı devam ederken aslında ateist olan fakat Evanjelik Protestan annesinin terbiyesiyle yetişen dönemin İngiltere Başbakanı Lloyd George, “Filistin’de bir Yahudi yurdu” meselesini sahiplendi.
Savaş devam ederken 1915 yılına gelindiğinde İtilaf Devletleri aralarında yaptıkları gizli bir anlaşmayla savaştan sonra Fransa’nın itirazlarına rağmen Lloyd George, Filistin’de bir İngiliz mandası kurulmasını ve Yahudi göçünü tüm taraflara kabul ettirdi.
İki yıl sonra yani 2 Kasım 1917’ye gelindiğinde İngilizler, dünyadaki tüm Yahudilere bir bildirgeyle Filistin’e Yahudi göçü yapılabileceğini ilan etti.
Savaş bittikten sonra Osmanlı’ya dayatılan Sevr anlaşmasının da baş mimarı olan Lloyd George oradaki yerleşik Filistin nüfusunu bile zor besleyen verimsiz ve kurak Filistin topraklarının dünyanın her tarafından göç eden milyonlarca Yahudi’yi besleyemeyeceğini düşünüyordu.
Burada iki önemli konu Yahudilerin Filistin’deki mutlak varlığına altlık teşkil etti.
Birincisi, yıllarca vatansız yaşayıp toprağın kıymetini bilen Yahudiler, çorak arazide ürün verecek bir yabani buğday türünü Hermon dağı eteklerinde bulmuşlar ve bunu ıslah ederek milyonlarca Yahudi’yi besleyebilir hale getirebilme girişimine başlamış olmalarıydı. Yani yaşadıkları ve göçüp geldikleri ülkelerde fennin ve bilimin farkında olarak bunu biliyorlardı.
İkincisi ise 1917’ye gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin 1.dünya savaşından mağlup çıkacağı anlaşılınca, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Karal Faysal’ın Filistin topraklarında Yahudilere izin vermesiydi.
Sonrası zaten bilindik bir durum. Bu tarihten sonra tüm zenginlikleriyle metastaz yapmış kanser hücresi gibi Filistin’e yerleşen Yahudiler sürekli göçlerle çoğalırlarken beraberinde zorla toprak işgalleriyle sınırlarını genişletti de genişletti. Ve 15 Mayıs 1948’ e gelindiğinde İsrail devleti ilan edildi. Bugüne gelindiğinde ise İsrail sadece bölgesi için değil dünya içinde bir sorun haline geldi.
İsrail, Siyonist ideolojisi gereğince topraklarını genişletmek amaçlı düşündüğü için askeri, istihbari ve siyasi yapılanması ”güvenlik konsepti” üzerine şekillendirilmiş ve kurulmuş bir terör devlettir. Temelinde ‘’ toprak genişlemesi’’ ideolojisini benimsediği için bu stratejisi üzerinden ‘’ askeri ve istihbaratını’’ iyi geliştirmiş bu fonksiyonlarını iyi kullanma üzerinde üzerine yapılandığı için bu günkü sınırları ile kalmayacağı ve nihai bir coğrafyasının olmayacağının bilinmesi gerekiyor.
Bununla birlikte ABD başta neredeyse tüm batı ülkeleri içinde Finans, siyaset, medya, kültür, iletişim ağı gibi tüm alanları ‘’Yahudi diasporası’’ olarak domine eden bu Siyonist yapılanma tüm alanları kontrol edebilen gücüyle ‘’zehirli sarmaşık’’ misali dur durak bilmeyen işgalleriyle sürekli nüfus yerleştirerek genişlemeyi hedef görüyor.
Bundan dolayıdır ki gerek 1967 sınırlarında iki devletli çözüme yönelik kararı gerekse benzer durumdaki BMGK kararlarını, dolayısıyla milletlerarası hukuku iğfal etmeye devam ediyor. Bugüne kadar uyduğu ve uyguladığı tek BMGK kararı mevcut değil.
Bunun nedeni bu Siyonist anlayışın geçmişteki hamisi İngiltere, bugün ise ABD, merkezi New York olan BMGK’nin aldığı kararlar öncelikle ABD süzgecinden geçerken karar İsrail aleyhinde ise veto gibi belirli mekanizmalarla yok ediliyor.
Adolf Hitler, intihar ettiği ve savaşın sona erdiği 1945 Mayıs’ına gelinceye kadar milyonlarca Yahudi’yi katletti. Üzülmek isterdim ancak bugün insanlığa yaşattıklarına şahitlik edince şu soru aklıma gelmiyor değil: ” Bir toplum geçmişte yaşadıklarını neden başkasına yaşatmak ister?”
Bu soykırım yaşanmasaydı sağ kalan her bir Yahudi’nin çocuk ve torunları ile belki dünya daha yaşanamaz hale gelecek belki bu kadim coğrafya daha büyük bir bela ile uğraşmak zorunda kalacaktı.
Birileri belki bunu sorgulayabilir ancak şu bilinmelidir ki bugün kendi yönetimlerinin zulümlerine sessiz kalan hatta destekleyen her bir Yahudi birer Siyonisttir ve böyle bir soykırımı geçmişte hak etmiş demektir.
Hitlerin temel doktrini, büyüyen Alman ırkının zaman içinde yaşadığı coğrafyanın yetmeyeceği ve sınırların değişmesi ve büyümesi gerektiği üzerine kurulu bir’’ yeni yaşam sahası’’ doktriniydi. Hitler’in “yeni yaşam sahası” doktrinini bugün terör devleti İsrail ve tetikçisi Netanyahu uyguluyor.
İsrail ve Siyonist ideolojinin durdurulması, yok edilmesi bu coğrafyadan silinmesi gerekiyor. Metastaz yapmış kanser hücresi gibi önce Filistin’i yutmaya çalışan bu soykırım şebekesinin yarın komşularına metastaz yapıp yutmayacağını kim garanti edebilir?
Konumuz olan tapu işlemleri için taşınmaz sahibinin kendisi adına işlem yapılabilmesi için 1521 sayılı noterlik kanunun 84.maddesinde ifade edildiği üzere ‘’düzenleme’’ şeklinde ve noter huzurunda verdiği yetki sözleşmesine vekaletname denilmektedir. Vekaletnameler Tapu Müdürlüklerinde bir nevi ” işlem sığınağımızdır.”
Vekaletname sözleşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 502-514.maddeleri ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün 2010/7 sayılı genelgesiyle kapsam alanı düzenlenmiş olup; vekilin vekaletteki yetki çerçevesinde kendisine yüklenen işi yapma yükümlülüğüne sahiptir.
Vekalette Yetki
Yukarıda vekaletnamenin sözleşme içeriğinin 6098 sayılı TBK’ dan aldığını ifade etmiştik. Ve vekaletin yetki kapsamı 6098 sayılı kanunun 504.maddesinde sayılmıştır.
Buna göre; ‘’ vekalet akdinin kapsamı sözleşmede açıkça ifade edilmemişse alakalı olduğu işin türüne göre belirlenir. Yani bu durumda vekalet vekilin gerçekleştirmek istediği işin icap eden hukuki tasarrufları yapma yetkisini de kapsar.’’ Yani vekalette yapılması için vekile yetki verilen bir işin gerçekleşmesi öncesinde başka bir işlemin yapılmasını mecbur kılıyorsa bu işleme yetki var kabul edilir.
Örneğin, iki kişinin hak sahibi olduğu bir satış işlemi için hak sahiplerinden birisi satış yetkisi vermiş ancak satış sırasında tapu kayıtlarında tescilin hisseli değil de iştirakli olarak kayıtlı olduğu görülmüş. Bu durumda bu iştirakli taşınmaz hisseli hale dönüşmezse satışı mümkün olamayacağından burada her ne kadar vekalette ‘’iştirakin feshine’’ yönelik yetki olmasa da satış işlemin gerçekleşmesi için bu taşınmazın hisseliye dönüşmesi sonrasında satışı mümkün olacağından önce tapu memuru yetki olmamasına rağmen iştirakli durumu hisseli duruma çevirir arından satış yetkisi verilmiş vekalet ile satış işlemini gerçekleştirebilir. Veya satış öncesinde mirasın intikalini hatta yine satış öncesinde isim tashihi gibi yetkileri de kapsadığı düşünülür.
Bunun yanında bazı yetkiler vardır ki bunlar olmazsa o vekalet ile işlem yapılamaz. Bunlara ‘’ asli yetkiler’’ veya özel yetkiler diyoruz. Vekalette özel yetkilerin en çok kullanılanları:
Ayrıca vekaletnamede yapılacak işleme konu taşınmazın bilgileri ‘’ ada, parsel, BB numarası’’ gibi bilgiler tereddütte yer bırakmayacak şekilde açık olarak ifade edilmelidir.
Örneğin, imar parseli olan bir taşınmazda birçok parseli olmasına rağmen ada numarası verilmiş parsel verilmemişse veya birçok parselden oluşan bir taşınmazda parsel numarası verilmiş ada numarası verilmemişse tapu memuru ada içindeki hangi parsel için işlem yapacak bunun tereddüt edilmeyecek biçimde açık ve anlaşılır olması gerekir.
Veya vekalette ‘’ TC hudutları dahilinde bulunan taşınmazımı satmaya’’ ibaresi varsa yetkiyi en geniş biçimde tanımladığından yetki var sayılır ve bu vekaletname ile işlem yapılabilir.
Vekalete Yönelik Özel Durumlar
-Taşınmaz sahibi birden çok kişiye vekalet vermiş ise vekilin birinin ölümü halinde vekaletname tümden sona ermez. Diğer vekiller yetkili oldukları işleri yapmaya devam ederler.
-Taşınmaz sahibi birden çok kişiye örneğin 3 kişiye yetki vermiş. Eğer ‘’ münferiden hareket etmeye yetkilidirler’’ dememiş ise 3 kişinin birlikte tapuda imza atması gerekir. Münferiden yetki vermişse 3 kişiden herhangi birisinin imzası yetkili oldukları işlem yeterlidir.
-18 yaşından küçüğün taşınmazı için velayeten vekalet yetkisi bulunan ebeveynler, 18 yaşını ikmal ettiği an küçüğün vekalet verme yetkisi ortadan kalkmış olur. Reşit olan çocuk artık tapuda işlemi ya bizzat gelerek yapacak ya da yeni bir vekaletname ile ebeveynleri yeniden yetkilendirecek.
-Yabancı uyruklu gerçek kişiler satış işlemi veya başka bir tapu işlemi için Türkiye’deki noterlerde vekalet vermişse Türkçe tercümeli olarak tapuya ibraz edilir eğer kendi ülkelerinde verilmiş bir vekaletse vekaletname üzerinde ‘’ apostille’’ şerhi ve onaylı tercümesinin tapuya ibrazı gerekir.
-Müvekkili tarafından vekili azledilen vekaletname hükümsüz kaldığından herhangi bir tapu işlemi için yeniden geçerlilik kazanamaz. Yani böyle bir vekaletname ile artık işlem yapılamaz.
-Kişi tutuklu ancak henüz hüküm giymemiş ise verdiği vekaletname işle işlem yapılabilir ancak 1 yıl ve üzeri hüküm giymişse artık o vekaletname ile işlem yapılamaz. Artık mahkeme tarafından vasi tayin edilerek tapu işlemi yapabilir.
-Vekaletname düzenleme şeklinde yapılmalıdır. Vekaletnamede vekalet verenin TC kimlik numarası bulunmalıdır. Vekalet verenin yeni çekilmiş bir fotoğrafı yapıştırılmış olmalıdır. Vekaletname de düzeltmeler varsa bu kısımlar noter tarafından imza ve mühürle onaylanmalıdır.
– Vekaletnamelerde ‘’ tevkil’’ ibaresi bulunabilir. Bu kavram mevcut vekaleti ‘’ başkasına devir’’ anlamı içerir. Müvekkilin ilk atadığı vekil vekaletnamede böyle bir ibare mevcutsa yetkisini yetki sınırları dışına taşmamak kaydıyla veya isterse bir kısım yetkilerini bir başka kişiye vekaletle devredebilir.
-Vekaletnamede ‘’ sahibi bulunduğum taşınmaz malları satmaya’’ ibaresi varsa bu vekaletname ile ‘’ vekaletname verildiği andan önceki’’ taşınmazları kapsar. Vekaletnameden sonra edindiği taşınmazları kapsamaz.
-Vekaletle yetkilendirilen vekil eğer müvekkilinin taşınmazını satın almak istemesi durumunda aldığı yetkiyi bir başkasına devrederek müvekkilinin taşınmazını almasında bir mahsur yoktur.
6098 sayılı TBK’nın 512 ve 513.maddelerine göre vekaletin sona erme sebepleri nelerdir?
-Ölüm; vekalet sözleşmesinde aksine bir hüküm yoksa vekaletname müvekkilin veya vekilin ölümü ile sona erer. Eğer müvekkil vekaletnamede ‘’ölümüm halinde vekalet hükümleri caridir’’ ifadesine yer vermişse vekalet ölümden sonra geçerli olduğu Yargıtay içtihatları ile de sabittir. Yalnız burada yapılacak işlem öncesi ölenin mirasçılarının vekili ‘’azletmemiş’’ olmasına bakılarak işleme devam edilir.
-Azil veya istifa; müvekkilin vekili azletmiş veya vekilin vekillikten istifa etmiş olması vekaleti sona erdirir.
– Vekalet bir tapu işlemine yönelik verilmiş ve işlem sona ermişse vekalet sona erer ve bir daha kullanılamaz.
-Vekalette ‘’süre’’ belirtilmişse ve süre sona ermişse vekaletname sona erer ve sonrasında kullanılamaz.
Evet dostlar, vekaletname konusu çok detaylı bir alan olduğu için olabildiğince daha da ayrıntıya girmeden anlatmaya çalıştım. Bir başka yazımda başka bir tapu konusunu paylaşmak umuduyla…
Sağlıcakla kalın…
İçinde bulunduğumuz coğrafya, ülke olarak bize jeostratejik üstünlüğün yanında küresel ölçekte jeopolitik üstünlük katarken beraberinde büyük sorunlar kümesini de barındırmaktadır.
Çok önemli sorunlar envanterinin kapsamlı olduğu bu coğrafyada; ayakta kalabilmeniz hatta düşme eşiğinde iken bir yerlerden tutunabilmeniz ‘’ güçlü kasların sarıp sarmaladığı sağlam bir iskelet sistemine ‘’ sahip olmanıza bağlıdır.
Güçlü olabilmek, sağlam bir ‘’donanıma’’, sağlam bir donanım ise tecrübeyle terbiye olmuş ‘’bilgiye’’ muhtaçtır.
Peki bilgi neye muhtaçtır derseniz ‘’sağlıklı düşünmeye’’, sağlıklı düşünmek ise gerçek bilgi ve doğru teknikle aklın sınırlarını zorlayacak ‘’ derin düşünebilen dimağına’’ ihtiyaç duyar.
Geçmişte ulusal bir gazetede okumuştum. ODTÜ’de her yıl düzenlenen yaklaşık 36 bin kişinin katıldığı, 7 bin kişinin yarı finale ve 930 kişinin de finale geldiği, zekâ yarışması düzenlenmiş. Bu etkinlikte sadece gençler değil, minikler, çocuklar, yetişkinler ve hatta emeklilerde yarışmış.
Yarışma içerik bakımında oldukça önemli…
Çünkü yarışma neticesiyle belirginleşecek olan geleceğimizin ‘’ ufkun efendileri ‘’ olacak zekalarımız ve doğal olarak da ülke geleceğimizin için milli servetimiz olacak.
Malum, bu acımasız coğrafyada ayakta kalabilmeniz için mental kapasitesi yüksek, zeki ve yetenekli insanlarımızın ‘’ beden gücünün’’ yanında ‘’ruhsal yetkinlik’’ ve ‘’beyin potansiyelini’’ daha etkin kullanmak zorundasınız.
Yoksa ülke olarak bu eksikliğiniz ileride ülkeniz için sorun hatta sonunuz olabileceği gibi, geçmişte olduğu gibi birilerine bağımlı olabilmenin yanında, ülkenizin geleceği için gelecek hayalleri kurma kabiliyetinize ket vurabilir.
Bu eksikliğinizi gideremezseniz yetiştirdiğiniz zekalar, size hasım olan veya olacak ülkelerin emrinde size karşı siber güvenlik başta birçok alanda ‘’ sizin derenin taşıyla sizin derenin kuşunu vurma’’ potansiyelleri ile size ait olan dâhilerle sizi vurabilir size karşı kullanılabilir.
Bu dünya ölçeğinde birçok kez bir çok devletler nezdinde tecrübe edildi.
Dünya’dan örnekler vermek gerekirse; 1945’ten sonra 2.Dünya savaşının ardından Almanya’dan kaçan Alman bilim adamları kurmuştur ABD uzay teknolojini ve NASA’yı ihya eden bilim güç ve teknolojisini.
Geçmişte bizde benzer sonuçları hep yaşamadık mı? Hep bundan yakınmadık mı?
Bugün de sonuç almak için üstesinden gelmek mecburiyetinde kaldığımız sorunlar envanteri, coğrafyamıza gittikçe değer yükleyen kazanımlar karşısında tehditleri de beraberinde getirirken jeopolitik ve jeostratejik değerimizi de asimetrik olarak büyütüp dönüştürebildiğine şahitlik ediyoruz.
Bunun için sağlıklı ve derin düşünen beyinleri çoğaltmamız ülke olarak koşar adımlarla yürüdüğümüz geleceğe dönük ihtiyaçlarımıza monte etme realitemiz bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Sağlıklı düşünebilen bizi geleceğe taşıyabilecek beyinlere sahip olabilmek için beyin egzersizleriyle karşıtlıklardan yola çıkarak yeni çıkarımlar üretecek diyalektik mantıkla geleceğimiz üzerinde fikirler silsilesi üretecek devasa çabalara, olağanüstü uğraşlara kapı aralamamız gerekiyor. Tıpkı bedenin eksersizle sağlıklı kalabilmesi için bedene yeni performanslar yükleme ve kazandırılma çabası gibi.
Konumuza dönecek olursak, ODTÜ’de yapılan 930 kişinin finale kaldığı bu yarışmada, tüm katılımcılara “Nasıl aptal olunur?” sorusu sorulmuş ve bu soruya cevap aranmış.
Sonuç mu? Sonuç tam bir trajedi…
Özellikle cep telefonları gibi teknolojinin en çok kullanılan başat ürünlerinin faydası yanında insanların beyinsel fonksiyonlarını 20 yıl öncesine nazaran zekâ kapasitesini yerinde ve yeterli kullanabilme yetisini oldukça düşürdüğü görülmüş.
Bu durum milli sermayemiz olan gençlerimizin zekâ kapasitesini geliştirmeye ve dönüştürmeye odaklanmışken en görünür olan telefon teknolojisinin yerinde kullanılamadığı durumlarda çocuğun zekâ kapasitesinin bilimsel fikirlere çokta derinleşemediği ortaya çıkmış.
Bu sonuç bana göre oldukça düşündürücü ve tüyler ürpertici …
Bu ülke, geleceğine koşar adımlarla yürüdüğümüz büyük yolculukta yetişmiş insan beynine ” kaderimiz olan bu coğrafyada” her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı olduğu ortada iken yerinde ve ölçülü kullanılmadığı zaman düşündürme ve araştırma yetimizi ortadan kaldıran teknolojik ürünleri tekrar gözden geçirmek, sosyal medya gibi çocuklarımızı çığırından çıkaran sokak çetelerine aparat yapan, cinsel içeriklere kapı aralayan sorunlu alanları denetlemek elzem hale gelmiştir.
Bu ülke, gençlerinin ve genç yeteneklerinin su misali avuçlarının içinden kayıp gitmesi lüksüne sahip değildir.
Zira gelecek, hoyratlığa boyun eğmez!
Ülke olarak dünya düzeni sarsılırken büyük kırılmalar yaşandığı bir süreç içinde şanslı bir dönemdeyiz.
Çünkü içeride ve özellikle dışarıda devleti iyi yöneten tecrübeli, bilgili geleceği iyi okuyan ehil potansiyel lider yönetici kadrolara sahibiz.
Dünya düzeninin sarsıldığı bir çağda bu potansiyele sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu önümüzdeki onlu yıllarda yeni dünya düzeni yeniden şekillenirken bunu daha net görecek daha gerçekçi yorumlar yapacağız.
Şunu unutmamak gerekir, devleti yönetmek ve onu geleceğe taşımak “liderliğe” ihtiyaç duyar.
Liderlik “donanıma…”
Donanımda ise “bilgi, tecrübe ve cesarete” muhtaçtır.
Bu niteliklere sahip olduğunuz ölçüde liderlik vasfınız şekillenir ve gelişir.
Liderlik öngörünüzle geçmişi iyi analiz edip geleceğe yönelik dersler çıkartamazsanız gelecekle ile ilgili ne büyük bir laflar ettiğinizin bir önemi yoktur.
Kontrolü elimizde olmayan zaman, aldığımız her nefesin hesabını yaparken olanı biteni elinde kalem iyisiyle kötüsüyle yazmaya devam ederken su misali her şey akıp gidiyor.
Dünya bir kırılmanın eşiğinde…
Her şeyin çok hızlı aktığı bir zaman dilimine kulaç atıyoruz.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…
Bu bir öngörü…
Hukuk, adalet ve değerler…
Küresel ve ulusal ölçekte birçok şey önemliyken önemini yitirdi. Bazı şeyler ise önemsizken önem önemli hale geldi önem kazandı.
Neo-liberalizm… Kapitalizm… Amerikan hegemonyası… Küreselleşme… Toplumsal yapılar… Aile…
Her şey sarsıldı. Sil baştan her şey değişecek ve değişiyor. Bu içi boşalan kavramların hepsi sorgulanıyor.
Ülke olarak kendi coğrafyamızda büyük doğuma hazırlanıyoruz.
Nietzsche’nin ifadesiyle; ‘’Öldürmeyen şey, güçlendirir.’’ sözünden hareketle bu coğrafyada öyle şeyler yaşadık ki artık hiçbir rüzgar ne yandan eserse essin bizi asla bizim istemediğimiz yere savuramayacak.
Bunda sonra yaşadıklarımızı iyi tanımlayıp, geleceğe dönük gerçekçi okumalarla yeni pratiklere ihtiyacımız olacak.
Evren uzun yıllar öyle bir girdabın içindeydi ki zalimin mazlumu ezdiği, gücü yetinin güçsüzü sömürdüğü bir zemine oturmuştu.
Artık gelecek batıdan doğuya kayıyor.
Batı düzeni sarsılıyor.
Bunu ben söylemiyorum fütüristler söylüyor.
Hem küresel düzenin ekmeğini yiyip hem de işine gelmediği zaman güçsüz devletleri tehdit eden ABD’nin, başını çektiği batının yeni dünya düzenindeki hegemonyası artık çatırdıyor.
Bunu öngörebilmek için müneccim olmak gerekmiyor.
1945’le birlikte Japonya’ya attığı atom bombası ile ikinci dünya savaşını sona erdirirken hegemonyasını kesin olarak ilan eden ABD’nin, bugün artık altına pislediği ve pis kokular yaydığı oturduğu koltuktan kaldırılması gerektiği sorgulanıyor.
İşte tamda burada yeni düzeni kurgulayacak lider öngörüsüyle geleceği ufukları işaret edecek bir lider ekolüne ihtiyaç duyuyor yeni dünya düzeni…
Şimdiden şunu söyleyebilirim ki dünyanın dününü ve bugününü tüm yaşananlarıyla kimler iyi tecrübe edip yapacağı analizlerle geleceği en erken ve en iyi hangi ülkenin liderleri kavrayabilirse ülkesini o liderler küresel güç olarak ufukların efendisi yapacak.
Bu küresel güç olma iddiasına sahip ülkelerden birisi de 1,5 trilyon dolara dayanan ekonomik hacmiyle mutlak suretle Türkiye olacak.
Ülkesini hala küçük gören küçük görme alışkanlığından hiç vazgeçmeyen bazı Monşer tipler muhtemelen bu ekonomik koşullarla mı küresel güç olacak sorusunu sorabilirler.
Şunun unutulmaması gerekiyor.
Bir ülkenin gücü yaşadığı geçici ekonomik türbülanslar ile değil ekonomik büyüklüğü ile ölçülür. Örneğin ABD’nin ekonomik büyüklüğü 31 triyon dolar iken dış borcu 38 trilyon dolardır.
Bu durumda ABD için borçlu, ekonomisi zayıf ve güçsüz bir ülke diyebilir miyiz?
Doğumlar sancılı olur. Yaşadıklarımız ve görünen emareler birer kutlu doğum sancısı.
Geldiğimiz noktada küresel düzen yeniden inşa olurken iyi yönetilen lider ülke potansiyeli ile Türkiye, arzuladığımız gelecekteki küresel güç iddiası ile hak ettiği yerini mutlaka alacak.
Buda benim giymek için zamanını beklediğim vestiyerdeki ülkemle ilgili gelecek düşlerim…
Dün Ahmet Minguzzi ve Hakan Çakır bugün Atlas Çağlayan yarın ise hangi fidanlarımız toprakla buluşacak bunu bilemiyoruz…
Bu fidan gibi gençler ki toprak yerine yükseklerde nice yüceliklerle buluşacak ülkesine keder değil kader ve katma değer üretecek gençlerimiz olacaktı.
Ama olmadı. Yine çığlıklarımız boş gürültülerin hoyratlığında kısıldı kaybolup gitti.
Ve onlar sadece annelerinin babalarının değil hepimizin bu ülkenin evlatlarıydı.
Maalesef sokaklarımız gelinen noktada ‘’öldürürken büyük, ceza alırken küçük canilerle’’ dolu…
14 yaşındaki sokak serserisi bir caninin pazardan paten almaya çalışan 15 yaşındaki Mattia Ahmet Mingüzi’yi hayattan kopardığı yetmiyormuş gibi yine 14 yaşında bir başka caninin bıçak darbeleriyle hayattan kopartılan anne ve kardeşini korumaya çalışan Hakan Çakır şimdide yan baktın, küfrettin klişesine sığınan 15 yaşındaki bir çocuk caninin hayattan kopardığı 17 yaşındaki Atlas Çağlayan cinayeti…
Bunlar sadece küçük bedenlere vurulan bıçak darbeleri değil toplumun vicdanına da vurulmuş bıçak darbeleridir.
Sokaklar sosyal medya paylaşımlarında ellerinde uzun namlulu tüfeklerle güç gösterisi yapan ve gelecek inşa etmesini beklediğimiz gençliğin nasıl organize suç şebekelerinin oyuncağı haline getirildiğini gösteriyor.
Maalesef sokaklarımızda kendisi küçük gölgesi büyük karanlıklar kol geziyor.
O küçük bedenlerde gizlenmiş büyük suçlar, elinde bıçak, belinde silah dilinde ise küfür ve tehdit…
Gözlerinde ise cezasızlığın verdiği cesaretli bir özgüven…
Ve bu durum artık sadece ailelerin değil, bütün toplumun huzur ve güvenliğini tehdit eden bir mesele haline geldi.
Yaşadıklarımız sadece çocuklarımızın suça sürüklenmesi değil, artık suç örgütleri mafyalaşmış çetelerin tarafından sistemli bir biçimde suçun parçası haline getirilmesi söz konusu.
Düşünebiliyor musunuz? Daha 14–15 yaşındaki çocuklar mafyavari çetelerin tetikçileri, terör örgütlerinin taşeronları haline getiriliyor. Bu yaşananları görmezden gelmek, sadece bugünümüzü değil; geleceğimizi de karanlığa mahkûm etmek olacaktır.
Gelinen noktada suç örgütleri yaş küçüklüğünü kullanarak çocukları cezasızlık zırhı olarak kullanıyor. Bir çocuğun suç örgütleri tarafından birilerini sindirmek ve korkutmak maksatlı gönderilmesi hatta tetikçi olarak gönderilip işini bitirdikten sonra birkaç yıl sonra “deneyim kazanmış” bir suçlu olarak topluma geri dönüşü sadece hepimiz için bireysel bir dram değil aynı zamanda bir ulusal güvenlik sorunudur.
Eğer bu suç çeteleri kökünden temizlenmez ise ülkemiz bazı Güney Amerika ülkelerinin yaşadığı suç ve çeteleşme kabusuna sürüklenecektir.Artık burada devletin tam manasıyla bu meseleye el atması gerekiyor.
Zira son çeyrek asırdır terörle mücadelede, organize suç şebekelerini çökertmede gösterdiği kararlı duruş ortadadır.
Bugün de aynı kararlılıkla, emniyet güçlerimizin sahadaki mücadelesi, adaletin caydırıcı eli ve MİT’in stratejik istihbarat gücü bir araya getirildiğinde, bu suç çetelerinin çocuk istismarcıların kirli yapıların kökünü kazımak mümkün olacaktır.
MİT, Emniyet ve Adalet bu üç güç tam bir uyumla çalıştığında, sokaklarımızda suç değil; güven hüküm sürerken bu üçlü koordinasyon yalnızca faili değil, azmettirenleri, yönlendirenleri, arkalarındaki yapıları da çökertmeyi sağlayacaktır
Konunun özüne dönecek olursak artık toplumun beklentisi açıktır. ‘’Suçlunun veya suçun yaşına değil, suçun ağırlığına’’ bakılmalıdır.
Toplumun artık adaletten beklentisi cinayet, silahlı gasp, uyuşturucu satıcılığı gibi ağır suçlarda 14 yaş ve üstü gençler, yetişkinler gibi yargılanmalı yetişkinler gibi ceza almalıdır. Zira adaletin vicdani sorumluluğu kadar adaletin gereği caydırıcılığın da anahtarıdır.
Artık sosyal medyada suç övgüsü “özgürlük alanı” değil suça teşvik alanı olarak değerlendirilmeli silahla poz verenler, sağda solda kurşunlama görüntüleri paylaşanlar, sokak raconunu öven içerikler ağır cezalandırılmalara maruz bırakılmalıdır.
Zira bugün bir çocuğun silahla gösteri yapmasının silahla sokağa çıkmasının en büyük motivasyonu ‘’sosyal medya ve TV ekranları karşısında övüleceğine, alkışlanacağına ve itibar göreceğine olan inancıdır.’’
Unutmayalım ki “yaşı küçük” düşünülerek hafife alınan her suç, yeni bir mağdurun acısına dönüşürken her evinden çıkan öğrenci, işine giden işçi, çocuğunu okuldan alan anne-baba potansiyel bir hedef haline gelmiş olacaktır.
Bu çocuk canilere öyle bir ceza verilmeli ki girdiği cezaevinden bir daha çıkamayacağını bilsin bir gencimizi hayattan kopartırken bunun hesabını ona göre yapsın!
Ahmet Mingüzzi, Hakan Çakır ve Atlas Çağlayan’larımızın avucumuzun içinden kayıp gitmemesi için bu çocuk canilerin işlediği tüm suçlar için artık vicdanların değil yasaların, ağır cezaların konuşma zamanı gelmiştir.
Biliriz ki suskunluk, sustukça büyüyen suçun en büyük beslenme aracıdır.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.