01 Aralık 2025 Pazartesi
Ne yaparsanız yapın maalesef ‘’ çürük tahta çivi tutmuyor.’’
Son aylarda ana muhalefet partisi CHP’nin; yolsuzluk ve rüşvet iddiası ile ona buna çökerek kirli siyaset üzerinden toplumsal zemini enfekte ederek siyaseti dizayn etmeye kurgulamaya dönük çabalarına tanıklık ediyoruz.
Kurgu derken kurgu, gerçekleri değiştirmek amacıyla insanları aldatma, olguları maskeleyerek algılara altlık oluşturma çabasıdır.
Maske ise içerisinde her türlü ihaneti, ahlaksızlığı, kirlenmişliği saklayan gerçek yüzümüzü göstermeyen yüz perdesidir. Bir nevi AR damarımız çatladığında kullandığımız ikinci veya yedek yüzümüzdür.
Siyasette uzun zamandır AR damarımızı çatlatacak bu kadarına da pes dedirten bir ana muhalefetin yüzsüzlüğüne, iktidar için her şey mübah gören anlayışı ile yolsuzluk iddialarını aklanmak yerine siyasal zemine çekerek yalan üstüne yalan, kurgu üzerine kurgu ile siyasal ve toplumsal zemini kirleten kirli siyasetine tanıklık ediyoruz.
Cumhurbaşkanı adayları ve eko sistemin mimarı İmamoğlu ve şürekasının yolsuzluk iddialarına sahip çıkanları alkışlayan, Atatürk’ün Kuvayi milliye ruhu ile inşa ettiğini her fırsatta söyleyen partinin ileri gelenlerinin yüzlerine, o zaman CHP arınmalı safralarından kurtulmalıdır diyenleri ise aşağılayan ihraç eden bir ana muhalefetten bahsediyorum.
Belediyeleri batan geminin malları gibi görüp yağmalayanların itibar gördüğü, doğruyu söyleyenlerin ise dışlandığı yok sayıldığı bir ana muhalefeti konuşuyoruz.
İktidar oldukları İBB’de 70 bin lira gibi düşük bir maaşla çalışan bir sıradan memurun 30 milyonluk arabaya bindiğini düşünebiliyor 5 milyon dolarlık villada oturduğunu hayal edebiliyor musunuz?
Ben edemiyorum. Zira bu rakamlar benim için birer ütopya… Gerçekleşmesi imkânsız hayal ötesi sürreal bir gerçeküstücülük…
Sıradan bir memur bu imkanlara sahipse bürokrat ve üst bürokratlar kim bilir nelere hangi imkanlara sahip varın hesabını siz yapın.
Tüm bunları ifade edip Atatürk’ün partisi yolsuzluklardan rüşvetten arınmalıdır diyen eski genel başkanınızı linç ederken Yörük kültürünün belki son taşıyıcılarından Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ı CHP’deki kirlenmişliği teşhir etti diye politik zorbalıkla yerden yere vuruyorsunuz.
Halk TV, Sn. H. Ufuk Çakır’a ” sabıkalı” imgesi yapıştırarak, nemalandığı efendilerinin kirlenmişliğini savunmak adına acaba kendi defosunu kendi kirlenmişliğini mi kamufle etmek istemektedir?
Hasan Ufuk Çakır, son 2023 seçimlerinde adım atmadık bölge gitmedik yer bırakmayarak CHP’ye hiç olmadığı kadar bir siyasal güç inşa ederek CHP’ye 5 vekil ile mecliste temsil edilme imkânı sağlamıştır.
Gelinen noktada İstanbul’dan Mersin için ahkam kesen Ali Mahir gibi sözü ve şahsiyeti itibarsız kişiliklerin itibar gördüğü, Hasan Ufuk Çakır gibi siyaset emekçilerinin yok sayıldığı bir CHP siyasetinde, 2027 Ekim veya Kasım ayında yapılacağı düşünülen genel seçimlerde siyaset sahnesinden silineceği tartışmasızdır.
CHP parti yönetimi, İmamoğlu gibi yetersiz ve sığ birini aklamak, kirlenmişliği halı altına süpürmek adına gerçekleri gizleyerek temiz siyaset inşa edemez.
Siyaset terminolojisi, bir siyasal oluşum bir dava partisi hüviyetine bürünmüşse hiçbir siyasal kişilik bu oluşumun üstünde yer alamaz der. Bu öğretiye göre ne İmamoğlu ne de bir başkası CHP gibi köklü bir partinin parti tüzel kişiliğinden üstün ve üstünde olması düşünülemez.
Bu durum sürece tarafsız bakan biri olarak bir iddia peşinde koştuğu ifade edilirken her fırsatta sahiplenilen Atatürk’ün partisi idealine, itaat değil ihanetten daha öte bir şeydir.
Gelinen noktada ‘’Atatürk’’ mottosundan başka elinde savunacağı bir değer kalmayan ana muhalefet partisi CHP, bu değeri de ‘’yolsuzluk, irtikap ve rüşvet’’ iddialarıyla harcaması, bu girdaptan kendisini arındırarak çıkamaması durumunda Atatürk gibi bir değeri siyasal menfaatlerine aparat ederek hoyratça harcamış olur ki parti bu durumda ayakta duramayan ‘’boş çuvala’’ döner.
Bugün yolsuzluk ve kirlenmişliği savunup CHP’ye hizmet ettiğini düşünenler ve bundan siyasi gelecek umanlar yarınlarda bu siyasal kirlenmişliğin altında kirlenip toplum içine çıkamazken, partinin kadim geçmişini bugününü ve yarınını koruma hassasiyetinde olan Hasan Ufuk Çakır gibiler, yapmayın etmeyin gelin bu kirlenmişlikten arının diyenler alnı açık başı dik duruşlarıyla toplum içinde saygı duyulmaya devam edileceklerdir.
Maalesef bu milletin geçmişi kayıp yıllarla dolu.
Körebe oynayalım yalanı ile geçmişte gözümüzü bağlayanlar, gözümüzü kapattığımız aparatı gözümüzden hiç çıkarttırmadıkları gibi hep körebenin figüranı sıfatıyla kör ebeliği bizim üzerimize dayatmışlardır.
Oysa bir millet için zillet; aslında var olduğunu bildiği potansiyelini kullanmada ruh, beden, fikir gücünün kuşatma altına alındığını biliyor olması, bunu kırmaya yeltendiğinde ise ”zihnen siz yapamazsınız ‘’ dayatmasına mahkûm edilmesidir.
Sürekli dayatılan ‘’ siz yapamazsınız, siz beceremezsiniz’’ telkinleri sürekli tekrarlana tekrarlana beynin ve vücudumuzun beceri yetisi ‘’ kanıksanmış çaresizliğe’’ dönüşürken bir süre sonra ise istesen de verileni yapmak dışında olmayan kişiliğini, bir olayı veya olguyu anlamak ve algılamaktan gittikçe uzaklaştıran ‘’ yapamayan, düşünemeyen mankurtlaşmış bir toplum ‘’ yapısına dönüştürür.
Bir zamanlar mucize kavramını belli ülkelerin tekelinde görürken sohbetlerimizde her fırsatta Jopon mucizesi, Kore mucizesi, Alman mucizesinden bahseder gıptayla bir ah çekerdik. Bunları bizim elde edemeyeceğimiz bize lütfedilmemiş veya kendimize yakıştıramadığımız bir değer olarak düşünür, mucize veya başarı kavramını başkalarına ait bir değer olarak algılardık.
Son onlu yıllarda anladık ki asıl mucize, toplumların “kendileriyle ilgili, kendisine dair” hikayelerin ürünüymüş, ancak bunu çok geç anladık.
Oysa başkaları ile kendimizi yarınlara dair kıyaslamanın en büyük riski “kırılma noktalarını görememe veya olabileceği gözlemleyememe” körlüğüydü.
Misal, bir olgu veya olayla ilgili bugünün var olan durumundan yola çıkarak, yarınlara bir “düzlem” çizersin, vardığın noktada; bunların olması gerekir diye hesap kitap yaparsın. Ancak ne var ki yaşamın uygulanabilirliği doğrusal tahminlerin neredeyse birçoğunu gerçekleştirmekte kişiyi atıl bırakır.
Bugün artık mevcut durumumuza bakarak, “bizden bir şey olmaz” klişesiyle tanımladığımız doğrusal düzlem tahminini yok sayıyoruz.
Bugün artık mevcut durumumuza bakarak, “bizden bir şey olmaz” klişesiyle tanımladığımız hep dayatılmış ‘’ butik zihinler’’ denklemini de yok sayıyoruz ve saymalıyız.
Öncelikle bu kalıplaşmış klişeyi bir tarafa bırakıp kendimize inanmalıyız. Unutmayalım biz millet olarak bir zamanlar coğrafi etki alanıyla 15 milyon kilometreye hükmediyorduk.
Ne oldu da bize bu kadar özgüvensiz bir toplum olduk.
Nedeni açık…
Bizden olmayan birilerinin telkinlerinin bizden gördüğümüz birileri aracılığı ile ‘’ endoktrinasyon’’ olarak sürekli dayatılması, sonrasında ‘’ zihinlerin köleleştirilmesi ‘’
En kötüsüdür zihin köleliği…
Beden kölesi olduğunda bedenini bir yerlere hapsetseler de zihinleriniz esaret altına alınmadıkları sürece zihnen hürsünüzdür. Hür bir insansınızdır.
Ancak zihin kölesi olmak öyle midir?
Bedenen hür olmak, senin zihninin ürünü olmayan kendi dünyan sandığın bir dünyayı sahiplenmek başkalarının yayından çıkan okun hedef tahtası dekorunu oluşturmak, hür olduğunu sandığın yaşamının bir parçası olduğun anlamını taşımaz. Ne kadar bedenen dışarıda olsan da zihnen esaret altında isen kölesindir.
Bundan dolayıdır ki zamanında ‘’ mikromanik hezeyan’’ denilen saçmalıkların ‘’ küçüklük kuruntusu ‘’ formlu suflelerini kulaklarımıza üflemeleri bizi bir asırdır majör depresif bir duruma mahkûm ederken maalesef ezik bir topluma, zihinleri birilerinin tembihlerine amade olmuş, parmak sallamalarına boyun eğen zihin kölesine dönüştürmüş.
Misal, Türkiye’nin öteden beri geliştirmeye çalıştığı alanlara baktığımızda, eskiden beridir tekstilde üretiyoruz ancak bunu moda alanında dönüştüremiyoruz, teknolojik ürünlerde markalaşmayı beceremiyoruz, tarım ve gıda teknolojisinde rekabetimiz yeterli olmadığı gibi birçok alanda maalesef düşük katma değerli “yetersizliklerimiz, zaaflarımız” ön plana çıkıyordu. Bugün bu eşiklerin birçoğunu aştık. Savunma sanayi başta birçok katma değerli ürünü üretiyor dünyaya pazarlıyoruz.
Ayrıca enerji kaynaklarımız çok olmasa da ekolojik kaynaklarımız, coğrafi konumumuzun artıları ve yerel kabiliyetlerimizle örtüşen alanlarda, dünyayı geze geze hallaç pamuğuna çevirip kendi mucizemizi doğurabiliyoruz.
Bazen krizler aslında farkına varabilenler için bir fırsattır ve fırsatlar krizlerin içinde saklıdır. Krizler devletleri ve milletleri olgunlaştırır, tekamüle ulaştırır.
‘’Bazen başarı çok şey öğretmez, başarısızlık ise çok şey öğretir.’’
Aslında her şey yaşadığımız krizlerde, zorluklarda saklı… Ülkemizin yaşadığı krizler değil mi bugün bu devleti güçlü kılan ve direncini her krizde daha da tahkim edip sağlamlaştıran… Millet olarak çok şey öğrendik yaşadıklarımızdan…
Eskiden olduğu gibi tuttuğumuz balığı değil hep sunulan balığı yemeyi bırakıp kendi yiyeceğimiz balığı tutmayı öğrendik.
Mesela, ülkesel 2001 krizi veya küresel 2008 krizi ülkemiz için bir kırılma noktasıydı ve işe yaradı. Gerek siyasal istikrarımızın gerekse ekonomik istikrarımızın nirengi noktasıydı. Daha sonra yaşadığımız 27 Nisan 2007 post modern muhtırası, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz gibi anti-demokratik kırılmalar zaten güçlü olan bünyemizi daha da güçlendirdi.
Bilinmesi gereken şey ‘’gelecek, herkese eşit şartlarda fırsatlar sunmaz. ‘’
Ufuk körlüğün yoksa kırılma noktalarında olabilecekleri kavrayıp fırsata dönüştürebilirsen var olmaya devam edersin, bunu yapamazsan yok olup gidersin!
Millet olarak bilmemiz gereken öncelikle kendimize güvenmemiz, bir mucize arıyorsak asıl mucize iyisiyle kötüsüyle kendi potansiyelimizde olabileceğini bilmemizde, geçmişte sen yapamazsın, sen beceremezsin telkinleriyle geçmişte dayatılan ‘’ bizden bir şey olmaz ‘’ klişesini kırmamız ‘’köleleştirilmiş zihinlerimizin zincirlerini ‘’ tümüyle parçalamamızda yatıyor.
Satış Vaadi Sözleşmesi; Adından da anlaşılacağı üzere bir taşınmazın Tapu Müdürlüklerinde asıl sözleşme olan satış sözleşmesini yani resmi senet düzenlenerek yapılmasını isteme hakkı veren bir ön sözleşme olarak ifade edilebilir. Adından da anlaşılacağı üzere bir taşınmazın satışının ileri bir tarihte yapılmasını vaat eden bir sözleşmedir.
Satış vaadi sözleşmesinin yapılma şekli resmi şekle tabi olup ancak noterde yapılabilir. Yani noter dışında yapılan taşınmazın devrini esas alan veya alacak bir sözleşme yapılamaz. Yapılsa bile geçersizdir.
Satış vaadi sözleşmesinin etki süresi 5 yıldır. Yani satış vaadi sözleşmeleri tapuya şerh edilirse şerh tarihinden itibaren 5 yıl süreyle tarafları ve şerhle birlikte satılması halinde 3.kişileri bağlayabilir. 5 yıl geçtikten sonra satıcıyı satışa zorlama etkisi ortadan kalkar. Ayrıca 5 yıllık süreden sonra şerhle birlikte burayı satan alan 3.kişilere karşı kalkmamış şerhten dolayı bağlayıcılığı yoktur.
Satış vaadi sözleşmesi şerhi 5 yıllık süreye tabi demiştik. Bu süre geçtikten sonra Tapu Müdürlüklerinin bu şerhi resen kaldırma yetkileri vardır. Ancak terkini terkin harcına tabi olduğu için sözleşmenin taraflarından herhangi birisinin talebiyle terkin harcı ödenerek kaldırılabilir.
Ayrıca bu tür sözleşmelerin tapuya şerhi zorunlu bir unsur değildir. Satış vaadi sözleşmesi tapuya şerh edilmese bile sözleşmenin tarafları bakımından 5 yıllık süreyi aşmamak şartıyla bir sonuç doğurur.
Ancak böyle bir durumda tapuya şerh edilmemiş ve taşınmazı şerh edilmemiş olarak satın alan dışarıdan bir 3.kişi bakımından satış vaadinin varlığından söz edilerek hak ileri sürülemez iddia edilemez veya açılmış ve açılacak davadan sonuç alınamaz. Bunun içindir ki bir satış vaadi sözleşmesinin tapuya şerhi bu hakkın koruyuculuğu bakımından özellikle sözleşmenin alıcısı tarafıyla oldukça önemlidir.
Satış vaadi sözleşmelerinin şerhi için sözleşmede alıcı lehtara yetki verilmesi zorunlu değildir. Taraflardan herhangi birisi sözleşmeyi ibraz ederek ve harcını ödeyerek tapuya şerh ettirilebilir. Yeter ki aksi durum sözleşmede belirtilmesin.
Satış vaadi sözleşmelerinin geçerliliği ve tapuya şerhi; müstakil, hisseli veya elbirliği halindeki mülkiyetler için geçerlidir ve şerh edilebilir. Ancak elbirliği mülkiyeti dediğimiz hisselerin çözülmemiş ve görünür olmadığı taşınmazlarda şerhin ileri tarihteki alım işlemine yönelik etki kapasitesi elbirliğinin çözülmesine hisselerin belli ve belirgin olmasına bağlıdır.
Taşınmaz sahibi iki ayrı kişiyle satış vaadi sözleşmesi düzenlemiş bu iki kişiden tarih olarak daha önce düzenlenmiş satış vaadi sözleşmesi tapu şerh edilmemiş tarih olarak daha sonra düzenlenmiş satış vaadi sözleşmesi tapuya şerh edilmiş ise ve bu taşınmazın satıcı tarafından satılmış olması halinde ilk sözleşme kişisi alıcıya karşı mahkemelerde bir hak iddia edemez. Sonraki tapuya şerh ettiren taraf mahkemede sözleşmeyi şerh ettirmesinden dolayı ve alıcının bu şerhi bilerek almasından dolayı alıcıya karşı bir hak iddia edebilir.
Satıcı tarafından iki ayrı kişiye satış vaadi sözleşmesi düzenlenmiş ancak birinci sözleşme sahibi sözleşmesini tapuya şerh ettirmemiş 2.kişi şerh ettirmiş akabinde bir süre sonra ilgili taşınmaza hacizler gelmiş. Bu durumda birinci kişi şerh ettirmediği için bu hacizlerin sonuçlarından etkilenirken 2.kişi tapuya şerh ettirdiği için hakkını koruyabilir ve şerhe itiraz edilebilir.
Satış vaadi sözleşmeleri iki tarafın noterde istemiyle ortadan kaldırılabilir. Zira sözleşme iki tarafın rızasıyla kurulduğu için kaldırılması da ancak iki tarafın rızasıyla olabilir.
MALİ YÖNÜ:
Satış vaadi sözleşmesindeki yazılı bedel üzerinden bedel belirtilmemiş ise rayiç emlak bedeli üzerinden harç tahsil edilir. Sözleşmede belirtilen bedel rayiç emlak bedelinden az iki katından fazla olamaz.
Ayrıca döner sermaye ücreti tahsil edilir.
Yeni bir konu ve yeni bir yazıda buluşmak dileğiyle…
Yorumlamak, sorgulamak; düşünen insana özel bir ayrıcalıktır.
Zira yaratılanın en şereflisidir insanoğlu…
Çünkü insanoğlu aklı ve muhakeme gücü ile iyiyi kötüyü ayırt edebilme fıtratıyla yaratılmıştır.
Yoksa insan olarak bir hayvandan farkımız kalmaz.
Zira hayvanların şuur yani idrak gücü ve yetisi yoktur.
Hafızaları vardır ancak geleceğe dönük yorumlama yapamazlar.
Edinilmiş deneyimlenmiş, otomatik reflekslere sahiptirler.
Köle ruhlarda böyledir.
İki köle ruh vardır.
Birincisi düşünür ama sorgulayamaz.
İkincisi ise sorgular ancak düşünemez.
Bunlardan kimisi düşünmeye sorgulamaya ihtiyaç duymaz talimatların kölesi, kimisi de sorgulasa da düşünmez sadece ihtiyaçların kölesi olurlar.
Aslında iki durumda birer zavallılıktır.
Düşünmeden sorgulamadan istenileni yapanlar kodlanmış insanımsı robotlar, zombiler kısacası insanın insana kulluk ettiği yaratıklar gibidirler.
Bir kısım cemaat adı altındaki örgütlerde böyledir.
Misal cemaat adı altında örgütlenip 15 Temmuz darbe girişimi gibi kalkışmalarla ülkesine kastedebilirler.
15 Temmuz’u sözde cemaat hedeflerine kitlenen, aklı FETÖ başı ve çevresindeki bir kısım müptezele kiralanmış düşünmeyen, sorgulamayan, yığın olmaktan başka bir özelliği olmayan bir kitlenin teşebbüsü olduğunu unutmayalım.
Veya başka adlar altındaki cemaatler…
Bu iki köle ruhun en tehlikelisi bunlardır.
Zira birincisi toplumsal etki gücüne sahipken ikincisi bireysel etki gücüne sahiptir.
Bir de ikincisi olarak düşünen sorgulayan köle ruhlar vardır. Düşünen sorgulayanlar bu kesim ihtiyaçların ötesinde esiri oldukları konforun kölesidirler.
Bugün insanlık olarak bir metanın kölesi olan bir de meta gücünü elinde bulunduranların kölesi olan köle ruhlara tanıklık ediyoruz.
Meta her şeyin önüne o kadar geçmiş ki sokakta, yakın çevrede, beraber çalıştığın işyerinde hemen her yerde metanın güç yansımasını görebilirsiniz.
Tüm zamanların en büyük ver en etkili yazarlarından biri kabul edilen Lev Tolstoy’un ‘’İnsan Ne ile Yaşar?’’ romanında bu konuya yönelik güzel bir örnek vardır.
Roman, eserin baş kahramanı Pahom adlı bir köylünün maddenin getirdiği doyumsuzluk ikliminde kendi hayatına nasıl sona verdiğini anlatır.
Köylü bir adam olan Pahom, elindeki paraları kullanarak köyde arazi alır. Ancak daha fazla toprak elde etmek hırsı gün geçtikçe daha da büyür.
Bir gün bir adam, az miktarda para karşılığında daha fazla toprak veren bir yeri işaret eder. Pahom, bu yeri keşfetmek için oraya gider. Oradaki toprak sahipleri, güneş batana kadar ne kadar yürürse o kadar toprak alabileceği bir anlaşma teklif eder. Güneş battığında geri dönmezse gün boyu koşarak elde ettiği topraklar elinden gidecektir.
Pahom, hırsı nedeniyle daha fazla toprak sahibi olmak için güneş batana kadar koşar tam güneş batmaya yakın bir toprak parçası daha görür. Onun da sahibi olmak ister ancak kendini aşırı zorladığı için çatlar ve sonunda ağzından kan boşalarak ölür.
Ne yazık ki ölü bir adam olarak sonunda elde ettiği toprak miktarı, yalnızca 180 santimetredir.
Bugüne gelindiğinde büyük yazar Tolstoy’un yaşadığı zamanın koşullarına göre yazdığı bu eserinde, insanoğlunun metaya olan doyumsuzluğunu hangi zamanda olursa olsun insan var olduğu sürece değişmediğini değişmeyeceğini anlıyoruz.
Bugün bu doyumsuzluk iklimi tüm dünyada daha da artarak büyürken, nereden nasıl geldiğine bakılmaksızın sadece ekonomik gücün itibar gördüğü, metanın her şeyin her değerin üstünde olduğu, insanlığın sadece ve sadece bu alana hizmet ettiği, bu alanı referans aldığı neredeyse tüm dünyanın, ekonomik gücü olanlara hizmet hayvanı olarak hizmet ettiği bir sürece şahitlik ediyoruz.
Şahsiyetin, bilginin, erdemin, ahlakın sonu görünmeyen bir tünelin karanlık dehlizlerine terk edildiği, maddeye/metaya yönelen/tapan insanın gittikçe köleleştiği/köleleşeceği ahir zamana koşar adımlarla gidiyoruz.
Dünya sinema tarihinin en ünlü filmlerinin bazıları hangileridir dendiğinde aklımıza ilk gelen filmler muhtemelen Godfather, Forest Gump, Titanic, Gladyatör, Görevimiz Tehlike, Cesur Yürek, Iron Man, Indiana Jones olur.
Geçmişten bugüne Hollywood film sektörünün en önemli ajansları onların elinde. Ve yukarıda bahsedildiği üzere sinema tarihinin en ünlü filmleri, en fazla gişe yapan yapımları hep onların şirketinden çıktı. Hatta bugün hem sinema salonlarında hem de dijital platformlarda izlediğiniz film ve dizilerin çoğunda onların imzası var.
Paramount Pictures adlı bu film şirketi geçtiğimiz sene Yahudi iş adamı Larry Ellison’ın oğlu David Ellison tarafından satın alındı. Larry Ellison İtalyan asıllı Amerikalı Yahudi bir aile ve geçen Eylül ayında net serveti 393 milyar dolar olarak açıklandı. Yani Elon Musk’ın 384 milyar dolarlık servetini geride bıraktığı düşünüldüğünde İsrail belasının finans ayağının ne denli güçlü olduğunu varın siz düşünün.
Ayrıca Larry Ellison’un İsrail ordusuna bağışlar yapmasıyla tanınıyor. Ve İsrail’e sadakati çok yüksek ve Donald Trump ile çok yakın ilişkilere sahip.
Yakın zamanda İsrail eski Savunma Bakanı Benny Gantz’ın e postası bir grup hacker tarafından kamuoyuna sızdırıldı ve David Ellison ile arasındaki yazışmalar ortaya döküldü.
Sızan yazışmalar ve belgelere bakıldığında İsrail için 12 tane küresel milyarder bağışçı bulunması ve bunlarla İsrail’in yapamayacağı örtülü istihbarat ve operasyonel faaliyetlerin yapılması stratejisi yer alıyor. Stratejinin en ilginç yönü ise bu oluşuma “On İki Kabile Planı” isminin kodlanmasıdır.
On iki kabile isminin Hz. Yakup’un Tevrat’ta geçen on iki oğluna atıf yapılıyor olması. On iki bağışçının her biri, finansman ve ağ gücüyle bir kabileyi temsil ediyor ve on üçüncü kabile ise İsrail devletinin kendisi olarak kodlanıyormuş.
Bu on iki kabilenin arasında David Ellison, Larry Ellison’un yanı sıra Rothschild ailesi, Haim Saban ve 149 milyar dolar servetiyle Google’ın kurucusu Sergey Brin gibi dünyadaki en önemli 12 milyarder Yahudi yer alıyor.
İsimlerini kimler bu on iki kişi diye Google’da aratınca karşımıza finans, teknoloji, düşünce kuruluşları, sinema, medya, eğlence sektörü, gayrimenkul sektörü gibi alanlarda dünyanın en büyükleri çıkıyor.
Her biri milyarder ve her biri dünyanın farklı ülkesinde en etkili iş insanları. Küresel çapta karşımıza çıkan her işin arkasında bu 12 kişi var. Pinokyo, Şirinler gibi çocukların izlediği çizgi filmlerden kullandığımız yazılımlara, okuduğumuz kitaplardan bu araştırmayı yapmak için kullandığım Google’a kadar birçok alanda söz sahibiler hatta tekel konumundaki kişiler bunlar.
Bu İsrail’e destek ağı, klasik lobicilik sınırlarını daha da ileriye taşıyarak özel istihbarat ve medya yönlendirmesiyle kamuoyu oluşturmak için bir araya geliyor. Sadece kendi ellerindeki imkanları kullanmakla kalmıyorlar aynı zamanda İsrail lehine faaliyet göstermesi için uluslararası bazı özel istihbarat şirketiyle çalışıyorlar.
Küresel bu on iki milyarderin fonuyla bu özel istihbarat şirketi dünyadaki Filistin yanlısı aktivist, siyasetçi, gazeteci ve diğer etkili kişilere yönelik istihbarat ve etki operasyonları yapıyor.
Black Cube adlı bu istihbarat şirketi 2010 yılında iki eski İsrail istihbarat subayı tarafından kuruluyor. Merkezi, Tel Aviv’de, ayrıca Londra, Madrid, Paris, Toronto ve New York gibi şehirlerde de ofisleri bulunuyor. Bu şirket hedef kişi ve kurumlar hakkında gizli bilgi topluyorlar, finansal ve kurumsal soruşturmalar yapıyorlar, rakip analizleri ve siber güvenlik operasyonları yürütüyorlar, yumuşak hedeflere yönelik sosyal mühendislik ve psikolojik manipülasyon faaliyetleri tasarlıyorlar.
Bunlarla özellikle ABD’de ama dünya genelinde İsrail karşıtı her sesi, her etkili kişiyi, her sanatçı ve yazarı hedef alıyorlar. Bu kesimlere yönelik siber/etki operasyonları tasarlıyorlar. Operasyonları arasında sosyal mühendislik, sahte tabanlar oluşturma, itibar zedeleme, şantaj gibi stratejiler de yer alıyor.
İsrail’i destekleme yolunda “On iki Kabile Planı” adıyla şekillendirdiği bu küresel ağ, medya, sinema, teknoloji, finans gibi alanların tamamını kontrol edip birçok batı ülkesinde beşinci kol faaliyeti icra ediyorlar.
Ancak Gazze soykırımından sonra evdeki hesap çarşıya uymuyor. Gazze soykırımı ile Filistin’e yönelik küresel batı algısı değişince bazı Hollywood starlarının, dünyaca ünlü sanatçıların, bilim insanlarının, yazar ve entelektüellerin İsrail’e karşı çıkması ve dünyanın birçok ülkesinde İsrail’e karşı milyonların halkların sokakları dökülmesi bu sermaye ve medya oyununu alt üst ediyor.
Bugün yaşanan İsrail’in ateşkes sürecine doğru evrilmesinin en kritik nedenlerinin başında ABD’nin dünya kamuoyunda itibarının çok aşağılara inmesi ve buna binaen ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve dünya kamuoyunun İsrail aleyhine dönmesidir.
7 Ekim ‘’ Aksa Tufanı’’ 70 bin masum insanın yaşamına mal olsa da bu hadisenin en önemli çıktısı Siyonist İsrail’in ‘’Holokost mağduriyeti” ve bundan beslendiği “her şeyi yapabilme meşruiyet” algısı artık geri dönülemez şekilde yara almıştır.
Küresel cephedeki tersine dönen rüzgâr, bu On iki Kabile planının ‘’Siyonizm’in Örümcek Ağı’’ Operasyonlarını şimdilik ertelese de önümüzdeki yıllarda Hollwood filmleri, sosyal medya alanları, istihbarat oyunları ve daha nice yöntemlerle ‘’ İyi çocuk İsrail algısını’’ eskiye döndürme yolunu deneyeceklerini unutmamak, operasyonlara gelmemek gerekiyor.
Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemden düşürmediği Filistin/Gazze meselesinde İsrail nezdinde istediğini alamayan, ABD başta İngiltere, Fransa ve diğer batı ülkelerinin yönetimlerini finans, medya ve siyaset gücüyle etkileyen bu küresel Siyonist şebeke, bunun rövanşını almak için İsrail’in bundan sonraki hedeflerinden biri olan Suriye sahasında ABD başkanı Trump’ı sıkıştırma ve İsrail’in güvenlik politikaları için Türkiye destekli Suriye’yi istikrarsızlaştırma faaliyetlerine gireceği açıktır.
Zira İsrail’in önümüzdeki dönemlerdeki hedeflerinden birisinin Türkiye’nin gelecekteki istikrarı için yumuşak karnı olan ve geçmişteki PKK terörünün kuluçka merkezi Suriye coğrafyası olduğu unutulmamalıdır.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.