24 Kasım 2025 Pazartesi
Ülkemiz bugün ‘’beyin açığını ‘’önemli ölçüde gidermeye çalışırken, son çeyrek asra kadar en büyük eksiği ‘’beyin göçünü ‘’ lehine çevirme becerisini yönetememe yetersizliğiydi.
Bu hayati öneme haiz durumu iyi yönetemedeğiniz sürece de düşünen insandan yoksun vasatlıklarınızla geleceğin efendisi olamazsınız.
Yani demem o ki; büyüklerimizin de ifade ettiği gibi, ‘’kem alet ile kemalat olmaz.’’
Yani sıradan aletlerle mükemmellik yakalayamazsınız. Sadece sıradanlığı yüceltilir, sıradışılığı yetim bırakırsınız.
Özetle vasatlık, yaşamın bir tortusu haline gelir.
Bir yazarımızın kitabından 1960’lı yılları okumuştum.
Zamanında dedelerimiz de dahil çevremizden birçok insan gurbet için gönüllü idi. Gurbet yolculuğunda şanslı olanlar beraberinde güç potansiyelini de götürdü. Bu sayede giderken beraberimiz de Avrupa’ya kol gücümüzü de ihraç ettik. Bu sayede Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri nitelikli işgücümüz sayesinde birinci sınıf ekonomiye, yüksek teknolojiye sahip oldu.
Son onlu yıllarda Almanya da o yıllarda yaşanan değişimin izlerini ülkemizde de yaşıyoruz.
Kol gücüne dayalı emek potansiyelimiz yeterliydi. Ancak yeterli olmayan beyin gücüne dayalı akıl eksiğimiz, düşünen, kafa yoran insan yoksulluğumuzdu.
Çok şey hayal ediyoruz, çok şey istiyoruz kaybettiğimiz onlarca yılı telafi etmek istiyoruz. Ancak bu hayali gerçeğe dönüştürecek düşünen, kafa yoran beyin eksiği krizini aşmaya çalışıyoruz.
Unutulmamalıdır ki; sıradışı değişimler, sıradışı krizleri doğurur.
Ekonomik krizler, toplumsal krizler ve siyasal krizlerin en temel özelliği; servete, toplumsal ve siyasal yapıya el değiştirme kabiliyetidir.
Krizlerle mevcut yapılar kırılır, bazen sisteme yeni dinamikler hâkim olur.
Asıl mesele, krizi enine boyuna iyi yorumlayıp yeni fırsatları öngörebilme, yeni başarılara yelken açabilme kabiliyetini hep canlı ve aktive etme başarısına sahip olabilme becerisidir.
Hatta bazen yeri gelir kuralı koyanlar ile kurala uyanlar yer değiştirebilir.
Mesela, iki büyük savaşın ardından ülkemize gelen Alman beyinler büyük eserler bıraktığı gibi ülkemize etkisi hissedilir dinamizmler kazandırdı.
O dönem sıkıntıdaki Avrupa’dan beyin göçü imkânı doğunca ülkemiz bundan büyük kazanç sağladı.
Sadece Türkiye değil, Amerikalılarda Almanya’dan ihraç ettiği beyinlerle gerçekleştirdi NASA’dan Ay yolculuğunu…
Türkiye de bugün birinci sınıf ekonomisi ile birinci sınıf ülkeler arasına girmek iddiasında.
Yapılan işlere bakınca ‘’ ileri düzeyde beyin gücüne ‘’ ihtiyaç duyacak işlere soyunuyoruz.
Savunma sanayinde, sağlık sektöründe ve birçok alanda millileşme ile kendi savunma gereksinimimizi kendimiz üretme, kendi ilaçlarımızı, tıbbi cihazlarımızı milli teknoloji hamlelerimiz ile elde etme gayretindeyiz.
Onun için okuyan, düşünen, hayal kuran, tasarlayan ve uygulayan beyinlere çok ama çok ihtiyacımız var.
Ancak mevcut eğitim sistemimizin getirdiği akıllı insan rezervimiz şu an için bu ihtiyacı karşılamada yetersiz kalıyor. O zaman bu ihtiyacı ya mevcut kendi beyin değerleri ile gerçekleştirecek ya da beyin göçü ithal etmek zorunda kalacak.
Ancak bu durumda da şu soru akla geliyor.
Türkiye bu ithal beyin göçüne hazır mı, bunu sağlayabilecek cazibe merkezleri, donanıma sahip mi?
Buna yönelik imkanlar mevcut mu?
Veya bu gerçekleştirildiğinde mevcut altyapısı ile kurumları ve kuruluşları ile bu tersine beyin göçünü içselleştirip, kendi bünyesinde obsorbe edebilecek mi?
Ancak şu bir gerçektir ki teknoloji kentleri oluşturulup, kent dokusundan üniversite iklimine kadar cazibe merkezleri oluşturamıyorsanız bu beyinler size değil, ister istemez bunu sağlayan tüm bunları sunan ülkelere göç edecek, bu imkanları önceleyen ülkeleri tercih edeceklerdir.
Türkiye sıradışı teknoloji, sıradışı marka ve sıradışı bir dönüşüm istiyorsa bunu ancak sıra dışı beyinler ile cazibe merkezleri oluşturarak gerçekleştirebilir.
Sıradışı beyin rezervimiz şu an için tamda istediğimiz ölçüde değil. Üstelik bu da kısa vadede elde edilecek bir sonuçta değil. Öncelikle eğitim camiası başta birçok kurum kendi sistemini değiştirip güncellerken; Çin, Japonya, Batı bunu nasıl becerdi?
Nasıl insan yetiştiriyor? Yetiştirdiği insanlara kabiliyetini ispatlama veya test etme imkanını hangi koşullarda nasıl gerçekleştiriyor?
Bunun iyi analiz edilmesi gerekiyor.
Unutmamak gerekir ki; vasatlıkla, mükemmellik yakalanamayacağı gibi sıradanlıkla da sıradışılık yakalayamazsınız.
Onun içindir ki düşünen, hayal kuran bir gençliğe ihtiyacımız var.
Gazze’de dünyanın görmezden geldiği soykırım şimdilik durdu.
Ortaçağ’ın haçlı zihniyetinin dönemsel projeksiyonunu ’İslamofobi’’ adı altında Gazze’de sanki tiyatro sahnesiymiş gibi izlediğine şahitlik ettik.
Ve karanlık çağların ‘’soykırım ve tehcir’’ uygulamalarını andıran vahşetin Filistin coğrafyasında tekrar tekrar yaşandığını gördük.
Batı’daki üstün ırk anlayışının veya beyaz olmanın hala yüceltildiği, Ortadoğu’da Filistin’de Gazze’de olduğu gibi farklı olanın varlığına tahammül edilemediği bir ayrımcılık rüzgârıyla sarsıldık.
Avrupa’da bireysel olarak görülen ırkçılık, İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığının Gazze’de yaşananlar da olduğu gibi batılı liderler profilinde de siyasi alanda karşılık bulduğuna da birlikte şahit olduk.
Tüm bu yaşananları izahta zorlanırken neyle izah etmek gerekir bunu netleştirmek gerekiyor.
Dünyanın bu sessizliğini ‘’ akıl tutulması’’ ile mi izah etmek gerekir, yoksa insani ve ahlaki değerlere sahip ‘‘gerçek lider kriterlerinin buharlaşması’’ ile mi izahı gerekir bunu nasıl algılamak gerekir bilemiyorum.
Dolayısıyla tutulan akıl da olsa, değer de olsa 2 yıl süren Gazze soykırımı ile göz yumulan aslında ‘’ küresel yönetim sorunundan doğan bir liderlik’’ kriziydi.
Batı ikiyüzlüydü. Zira demokrasi, özgürlük ve insan haklarını denilen olguları diline pelesenk eden batı, bunları kendi insanına reva gören sahte demokrattı.
Kendi halkı dışındakilere özellikle bu coğrafyanın insanına tepeden bakan dünya için gereksiz gören yok edilmesinin soykırıma tabi tutulmasının onlar için çok da bir öneminin olmadığını düşünen batı için bu coğrafya, çıkarları örtüştüğü ölçüde bir karşılık bir değer üretir.
Bunun örneğine yaklaşık 3 yıldır devam eden Rusya- Ukrayna savaşında şahit olmadık mı? Bu kirli savaşta ölen beyaz tenli sarı saçlı mavi gözlü çocuk ve annelere ağıt yakan batının, Gazze’de ölen esmer tenli kara gözlü çocuk ve annelere nasıl sessiz kaldıklarına tanıklık etmedik mi?
Bu çocukların talihsizliği bu kan ve gözyaşının hiç eksik olmadığı bu coğrafyada doğmuş olmaktır.
Nelere şahit olmadık ki 2 yıl süren Gazze soykırımında…
İsrail bombardımanı ile ölen 1,5 yaşlarında erkek çocuğunun ortadan ayrılan kafatasını birleştirmeye çalışan bir doktorun bunu yaparken akıttığı gözyaşlarına…
Veya kefenlenmiş çocuğunu kucağına alarak mezara götüren annenin feryatlarına…
Enkazdan çıkardığı çocuğunu hastaneye yetiştirmek için koşan babanın haykırışlarına…
Gazze’de anne olmak, baba olmak, kardeş olmak kısaca Gazze’de insan olmak bu bahtsız coğrafyada hele nefes alan her canlıyı katleden İsrail gibi bir terör devletinin baskısı altında var oluş mücadelesi verebilmek başka bir şeydi…
Ancak direndiler…
Onurlarını çiğnetmediler.
Hele bir Hamas vardı ki ülkesini savunan Siyonist çetelere Gazze’nin soğuk tünel ve delhizlerini dar eden bir Hamas…
Toplam 300 kişilik gücüyle yetimler ordusu…
Geçmişte Filistin davasında şehit edilen Filistin mücahitlerin evlatları…
Boyun eğmediler Batı menşeili zulüm ve işgale…
Tıpkı Türk kurtuluş savaşında zulme ve işgale boyun eğmeyen Anadolu çocukları gibi…
Onurlarını çiğnetmediler…
Hamas ve Gazze halkı tüm dünyaya direniş nasıl gösterilir, onur nasıl korunur onu öğretti.
Değerlerimizi inançlarımızı yitirdiğimiz bir dünyada; vatan nedir, onur nedir, nasıl korunur, zulme karşı nasıl dik durulur?
İşte bu değerleri hatırlattılar bize…
Minnettarız sizlere…
Kendinize şu soruyu sorun!
‘’Egolu muyum yoksa Narsist mi?
Bunu başarabilsek sorunun kaynağına ineceğiz, belki de ‘’EGO’’ kavramı birçok sorun, olmaktan çıkıp sosyolojik ve psikolojik bir kavram olarak sosyoloji veya psikolojik literatürler olarak ders kitaplarında belki sadece bilgi olarak varlık kazanacak!
Ancak bizler bu habis kavramın psikoloji ders kitaplarında sadece bir bilgi olarak veya literatür bir kavram olarak kalmasına izin vermiyoruz.
Yaşam alanımızın bir parçası olarak varlığımıza bir meşguliyet kazandırsın, yeri geldiğinde insanlık onurunu aşağılamak adına da olsa boyun eğdiğimiz, rıza gösterdiğimiz literatür bir kavram olmaktan çıkıp eylem pratiğimizin bir parçası olsun istiyoruz.
Kısacası bu habis kavramını önceleyerek kendi boynumuza ilmiği kendimiz geçiriyoruz.
Mesela,
Barış varken savaş!
Hoşgörü varken kavga!
Alçakgönüllülük varken, alçaklığa gönüllülük!
Mütevazilik varken kibir!
Nedeni ise bir türlü durduramadığımız, baş edemediğimiz egomuz, bencilliğimiz…
Hepsinin panzehiri ise; ‘’ Egoyu kontrol edebilme!’’
Günlük hayattan kısaca çevremizden kendimizden örnek verelim.
Öncelikle kendinizle ilgili olarak egonuzu yani bencilliğinizi kontrol edebiliyor musunuz?
-Mesela, toplu taşımada rahatınızdan fedakârlık yapıp ayaktaki bir yaşlıya, engelliye veya hamile bir bayana yer vermeniz gerekirken, uyuyor numarasına yatıp bunu yaparken bu yaptığım doğrumu düşüncesiyle kendinizi sorguladınız oldu mu?
-Kırmızı ışıkta geçerken, hiç hak ihlali yapmış olabilir miyim birinin hakkına girmiş olabilir miyim düşüncesine kapıldığınız oldu mu?
-İnsanlar çöplerden ekmek toplarken, çöpe döktüğünüz ekmeğin bir gün sizi hesaba çekeceğini hiç düşündünüz mü?
-Rengini dahi hatırlayamadığınız yüzlerce giysinizden üşümemek adına sadece bir tanesine ihtiyacı olabilecek bir insanın var olabileceğine hiç kafa yordunuz mu?
Veya sürekli daha konforlusuna ve büyüğüne sahip olmak için trilyonlarca para dökmekten kaçınmadığınız rezistansların sadece bir odasına ihtiyacı olan sokaktaki evsizlerin durumuna üzülüp ben ne yapmaya çalışıyorum öz eleştirisini kendinize reva gördünüz mü?
Bunları kendi düşüncenizde ve eylemlerinizde içselleştiremiyorsanız içinizde bir yerde ‘’ egosantrizm’’ denilen ben merkezci bir psikolojik hezeyanı yaşıyorsunuz demektir.
Dünyanın %10’luk kesimin dünyada elde edilen gelirin %85’ine sahip olduğunu biliyor muydunuz?
Geriye kalan %15’in, %90’lik kesim arasında paylaşıldığını…
Bunca serveti olmasına rağmen insanoğlu neden hep daha fazlasını ister, haksızlığı hukuksuzluğu ve zalimliği gücünün yettiği kesim üzerinde denerken verdiği bir nefesi, bir daha geri alamayacağını neden düşünmez?
Rus yazar Lew Tolstoy’un bir sözü vardır: ‘’Büyümek için büyümek sadece kanser hücresinin ideolojisidir.’’ der.
Sürekli büyüyen kontrol ederek sınırlayamadığımız isteklerimiz, arzularımız ve hırslarımız aslında psiko-patolojik bir hastalığa işaret etmektedir.
Çağımızda patolojik bir rahatsızlık olan kanseröz oluşum sadece kadavramızı ilgilendiren bir hastalık değildir. Bu kavram aynı zamanda psikiyatrik bir hastalık olarak ruhumuzu ve duygularımızı da esir alan, gittikçe büyüyen ve yayılan metastaz yapan bir hastalık olarak insanlığın her türlü yaşam alanına sirayet eden bir duruma yönelmektedir.
Bu ruhsal handikap insanlığın yaradılış tıynetine muhalefet ederken beraberinde değer gören yaradılışta yaratılanın üstünlüğüne, iftihar edilecek ve övünülecek özelliğine leke sürerek bu aşağılanma hissiyatını baskın hale getirmektedir.
Kabahati başka yerlerde aramak yerine öncelikle kendimizde aramalı kendimizi sorgulamalıyız. Kendi dışımızda şahit olduğumuz birçok insanın başını sokacağı bir evi yokken bizler artık sıkıldık bahanesiyle standarttın üstündeki evimizi değiştirmeyi denerken kendi dışımızdaki birçok gerçeği görmezden gelerek maalesef kendimizi iknaya mecbur hissettiğimiz kavramlar arkasına sığınmaya devam ediyoruz.
Eğer bu söylenenlere zerre kadar kafa yormadan gülüp geçiyorsanız bilmelisiniz ki, sizde de Ego veya narsist’’ hastalığının bir kalıntısı var demektir.
Son iki yüz yıl içerisinde Batının kuşatılmışlığına bağlı ‘’ öğrenilmiş çaresizliğimizin ‘’ dayatılmasıyla zihin ve ruh dünyamızda öyle travmalar yaşadık ki sürekli bir ümitsizlik ve çaresizlik sendromuna bağlı gelişen düşünce dünyamız, algılarımızda bizden bir şey olmaz kompleksini yarattı.
Zira neyi; ‘’ Tekrarlarsan onu büyütürsün.’’
Düşündürmeden sürekli tekrarlatılan söylemler zaman içinde ‘’papağan refleksine’’ dönüşür. Üretme ve bir şeyler yapma yerine sadece bir eksiği veya bir hatayı düzeltme çabasıyla geçer yaşam alanınız.
Bize tepeden bakanlar millet olarak bizi öyle çok sınadılar, öyle çok zorladılar ki, ‘’ sonunda uyuyan bir devi uyandırdılar.’’
Elbette bu yaşadıklarımızla, tecrübelerimizle gerçeği göre göre bu anlayışın tuzla buz olmasını, bu sünepeliğin ters yüz edilmesi sonucunu doğurdu.
Yıllarca başkalarının eline baktık. Son iki yüzyıl içerisinde bir şeyler yapma çabasında olan büyüklerimiz oldu ancak onlarda devleti geliştirmek ve büyütmek yerine kuşatılan bu ülkeyi daha da geriye götürmemek adına elinden gelenin belki en iyisini yapmaya çalıştı. Fakat küçülmenin önüne geçemediler. Son olarak 5 milyon kilometrekare toprak parçasından kala kala elimizde 780 bin km2. kaldı.
Coğrafyamızın getirdiği iç ve dış tehditler nedeniyle ABD’den hava savunma sistemi istedik, vermediler. Vermeyince Rusya’dan S-400 aldık, alamazsın nasıl alırsın dediler. ABD, CAATSA yaptırımları ile tehdit etti.
Bu sayede yıllarca müttefik gördüğümüz ABD ve Batının gerçek yüzünü görme fırsatını yakaladık. Belki her şerde bir hayır vardır inancıyla artık kendimizden başka kimseye güvenemeyeceğimizi öğrendik.
Çünkü devletlerde insanlar gibidir. Yaşadıkları tecrübeler nispetinde olgunlaşır.
Suriye operasyonlarımızla beka mücadelemizi kimseye hesap vermeden gündeme taşıdık. Batı’nın bu coğrafya üzerindeki oyun ve planlarını ters yüz ettik, etmeye devam ediyoruz.
‘’ Kötü komşu ev sahibi yaparmış’’, bu sayede kendi savunma sanayimizi geliştirdik. Kendi milli silahlarımızı ürettik.
ABD ve Batı, paramızla bize silah vermede ruhsal durumları elverdiği ölçüde bize hep şamar oğlanı gibi davranması ve bize hala dayatılan tembihler listesi ile bu çaresizliğimiz karşısında işte tüm bunları yapabilirizi öğretti.
Tolstoy: ‘İnsan bedenini ameliyat için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.’’ der.
Yıllarca bize parmak sallayarak terbiye etmeye çalışan ihtiyaç duyduğumuzda sınırlarını kendi belirlediği alanlarda kullanma şartıyla hazır olanı veren Batı, koskoca Osmanlı ardından Türkiye üzerinde ameliyat yapıp uyutarak bizim aslında var olan potansiyelimize erişmememiz için elinden gelen her şeyi yaptı.
Bu millet öyle tecrübeler yaşadı öyle bedeller ödedi ki artık kimseden akıl almaya ihtiyacı kalmadı. Çünkü bize akıl verecek olanın bizden akıllı, devlet tecrübesinin bizden çok daha eski olması gerekiyordu.
Ülke artık kimseye ihtiyaç duymadan her alanda kendini sürekli geliştirirken daha ileriye dönük büyük adımlar atıyoruz.
Artık kendi savunma sanayimiz, kendi yerli otomobilimiz, kendi yazılım sanayimiz ile Cumhuriyetimizin 100.yılını kutladık. Orta çağın sonu yeni çağın başlangıcı olan İstanbul’un fethinin 600.yılı(2053) ve Anadolu’nun ebet müddet Türk yurdu olmasının başlangıcı olan Malazgirt zaferinin 1000.yılı (2071) gibi stratejik derinlik içeren hedeflerimize koşar adımlarla ilerliyoruz.
Üzerinde hep ameliyata, operasyona layık gördükleri, kadavra muamelesi gösterdikleri o devasa organizma uyandı ve ameliyat masasından kalktı artık.
Haysiyetli bir devlet kendi geleceğini kendi tayin eden büyük bir millet olma yolunda daha büyük şeylere cüret edeceğiz.
Edeceğiz etmesine de bizim bir de bu yapılanlara karşı olan yapılanları eleştirip hor gören bir muhalefetimiz olduğunu da unutmayalım.
Muhalefet olmak veya muhalif davranmak illaki her şeyi eleştirerek olmaz, olmamalı. Muhalefet gibi davranmak yapılanların eksik yanları ortaya koyarak, seviyeyi yükselterek, daha iyisini isteyerek, fikir ortaya koyarak olur.
Muhalefetlik, yalanlarla hamaset üreterek değil doğruları sahiplenip haysiyetli davranarak olunur.
Bakın ABD’ye Avrupa ülkelerine içeride birbirlerini yerler, birbirlerine olmadık laflar ederler ancak ulusal mecrada ülkelerine veya ülke iktidarlarına dışarıdan toz kondurmazlar.
İşte muhalefetlik böyle yapılır. Batı’ya ülkenizi şikayet ederek, ülke mallarını boykot ederek, savunma sanayinizi küçümseyerek değil ülke değerlerine sahip çıkılarak muhalefetlik yapılır.
Maalesef gelinen noktada büyük yürüyüşümüzü küçük muhalefetle yapmak zorunda kalıyoruz. Buda geçmişten bugüne bu ülkenin kaderi galiba…
Nankörlük, insanoğlunun fıtratında vardır.
Ağzınızla kuşta tutsanız dahi takdir veya taltif görmek yerine bazen tahkir veya aşağılanma görebiliyorsunuz.
Ne yaparsanız yapın yaptıklarınız bazen karşılık göremeyebiliyor, menfaatler, çıkar odaklı tasavvurlar bazen gerçeklerin önüne geçebiliyor.
Bazen tüm yaşananlar ayan beyan ortada iken, gözlerinizin içine baka baka beyaza siyah, siyaha beyaz denilebiliyor. Kafalar kuma gömülürken beraberinde bazı gerçekler görülemeye biliniyor.
Bu sadece bizde değil insanlığın genel karakterinde belirginleşmiş klişe bir alışkanlık…
Ancak bizde biraz daha yoğun… Bunu sokaktaki adamdan tutunda en entelektüel gördüğümüz aydınlarımızda dahi görebilirsiniz.
Bir kesim var ki bu aydın geçinen sözde demokrat kesim, her zaman demokratik olduklarını iddia ederler. Bunlar demokratik kültürü kendi mahallelerindeki güruhun tekelinde görürken haktan, hukuktan ve özgürlüklerden bahsetmeyi kendilerini kamuoyunda ‘’parlatacak’’ en önemli enstrüman olarak görürler.
Ancak iş bu söylemleri ‘’eylem pratiğine’’ dönüştürmeyi talep etmeyi istediğinizde size saldırırken, en acımasız anti demokratik söylemleri yine demokratik gerçekliğin bir tezahürü olarak size karşı kullanırlar.
Sözde özgürlükleri savunurlarken kendilerini zorda bırakan fikir baskısı karşısında ‘’ liberal despotizm’’ denilen olguyu gerektiğinde kendilerine muhalif gördükleri kesimleri yola getirmenin aracı olarak görürler.
Bugün ülkenize çağ atlatacak hizmet ve projelere imza atsanız, devletinizi bölgesel hatta küresel bir güç haline de getirseniz dahi eğer ‘’öteki mahalledenseniz’’, karşı dünya görüşüne sahipseniz bu sözde entelijansiya kafa nezdinde aşağılanmaktan, hor görülmekten kurtulamazsınız.
Hatta bunlar sizi veya size oy veren kitleleri ve bu kitlelerin tercihlerini, yaşam tarzını veya kültürel kazanımlarını hor görürler, küçümserler.
Bir de bu kesimlerin okumamış anca kendisini bir şekilde bir yeteneğiyle bir yerlere atmış, görünümüne çağdaş süsü vermiş apaş sözde kültürlü(!) bir kesim var ki bunlara Cumhuriyetin kuruluş tarihini sorsanız inanın apışıp kalırlar.
Çünkü bu formalist tiplerin biçim ve şekilciliğe uzanan uçarı yaşam tarzları, donanımsızlıkları bunu kaldıramaz.
Bunu son yıllarda tüm yapılanlar ayan beyan ortada iken hala bir şey yapma çabasındaki iktidarın maruz kaldığı hakaretler, tehditler, aşağılama ve karalamaların bir türlü bitmemesinin nedenini demokratik kültürümüzü kendi dışındakilere layık görmeyen bu kesimlerin bağnazlığına bağlayabilirsiniz.
Bu hoşgörüsüzlük, fanatizmin doğal bir sonucudur.
Bir de tüm bunlardan ayrı daha marjinal bir kesim var ki bunlar, kendi mahallesi dışında gördükleri ancak kendi giyim, kuşam, inanç, yaşam tarzı gibi her halini hoş gören ancak bunların bu hoşgörüsüne karşılık bu hoş görülüğü hoş görememe hali içinde olan bir kesimde olduğunu unutmayalım.
Bu durum sosyolojik literatürde ‘’ asimetrik hoşgörü’’ olgusu ile kendisi gibi olmayanları aşağılama, varlığına tahammül gösterememe hali ile açıklanabilir.
Bugün gelinen noktada bu kesimlerin pasif-agresifliğini, saldırganlığını mevcut iktidarın uzun süreli kesintisiz başarı grafiği karşısında iktidar partisi ve onun liderini destekleyen kitlenin yaşam tarzını küçümseme anlayışının yanında ‘’ fikri ideolojilerinin’’ fikri rekabette bir türlü iktidarı elde edememesinin getirdiği politik başarısızlığın bir projeksiyonu olarak anlamak gerekir.
Aslında bu durum kısaca, ‘’politik rekabette başarı ezilmesi’’ dir.
Doğaldır siyasal mağlubiyet, büyük bir kızgınlık üretir. Ancak fanatizme dönüşmesi bir hastalık habercisidir.
Bunun sebepleri ya kişilik bozukluğudur ya da sosyopat kişilik halini tanımlayan bir sosyal hastalık halidir.
Nasıl ki futboldaki fanatizm, art arda gelen yenilginin ürettiği bir travma ve kızgınlık haliyse, politikadaki siyasal fanatizm de siyasal mağlubiyetin ürettiği bir sonuç olarak çıkıyor karşımıza…
Bugün ülkemizde küçük bir kesim hariç; sanatçısından, yazarına siyasetçisinden aydın geçinen veya uçarı yaşam tarzıyla çağdaş görünümlü çağdışı bu nefret locasının gerçekleri görememe, görse bile inkâr reddiyesi üzerinden kişilik bozukluklarına kadar gidebilen entegre bağnazlığına şahitlik ediyoruz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.