a
Yörük Beyi

Yörük Beyi

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Herşey Çok Güzel Olacak…

Herşey Çok Güzel Olacak…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Muhalif kafaları kullanmak,  biraz akıllı birazda uyanıksanız gerçekten hem kolay hem de konforlu bir alan…

Ne isterseniz isteyin her istediğinizi kara delik gibi içine alan kabullenen muhakemeden yoksun bir kitle düşünün…

Bu kesim için ortaklaşılan en büyük en vaz geçilmez motivasyon kaynağı ise Erdoğan nefreti…

Bu nefret birileri tarafından öyle büyütülmüş öyle olgunlaştırılmış öylesine bir seviyeye getirilmiş ki bu kitleye neyi isteseniz sorgulamadan koşulsuz yerine getiriyor.

Örneğin şöyle arkanıza yaslanıp zihinlerinizde nefrete kodlanmış düşmanlığa kolonlanmış bir topluluk hayal edin…

Öyle bir topluluk ki  neyi isteseniz neyi murat etseniz İspanya boğa güreşi arenasında matadorun kırmızı şalla boğayı yönlendirmesi misali  ”Erdoğan” resmini gösterip çekmeniz sonra ise hedefinize  yönlendirmeniz yeterli.

Ayrıca bu kitlede toplumsal değer yok, ne yaptığınızın hangi ahlaksızlığı işlediğinizin önemi yok yeter ki Erdoğan indirilsin.

Dolayısıyla deney laboratuvarlarında düşünme gücü elinden alınmış bir zombi misali ne isterseniz isteyin itiraz etmiyorlar.

İşin enteresan tarafı bu kitleyi oluşturanlar ağırlıklı olarak; kendisini iktidar cenahı karşısında farklı ve özellikli bir eşikte konumlandırmış okumuş, ayrıcalıklı ve sözde idrak sahibi olduklarını iddia eden konforlu yaşam alanlarının müdavimi ekonomisi düzgün yaşam koşulları yerinde bir kitle…

En vahimi de çoğumuzun düşünen insanlar gördüğü, entelektüel görüntüleriyle yere göğe sığdıramadığımız sanatçısından siyasetçisine; akademisyeninden yazarına ağırlıklı olarak bu kesimi oluşturuyor.

Peki bu büyük nefretin büyüyüp gelişmesinde Erdoğan’ın suçu ne derseniz?

Değerlerinden ve kültüründen utanan hatta iğrenen batı özentisi içindeki kimi monşer tipler için ”tutuculuğu”

Maneviyatı hayatının bir tarafına yerleştiremeyen kimi sekülerler için ”dindarlığı”

Kendi varlığını sıradan vatandaşın üstünde gören kimi elit veya seçkinler için, geçmişte sokaklardan gelen ”varoş kimliği ”

Kendisinden başkası için işe yaramayan kimisi içinse çeyrek asırlık iktidarı karşısında hep aynı yüzü görmenin getirdiği  görüntü aşinalığı…

İlk üç özelliğine karşıtlığı belki anlarım.

Zira insanların hayata bakış açıları kendi yaşam tarzları dünyaya bakış açıları bakımından kişi,  kendine uyumsuz gördüğü kişiyi veya siyasetçiyi dışlama refleksine kapı aralayabilir. Kendi düşünce felsefesi izdüşümünde bir siyasetçi figürünü veya iktidarı isteyebilir.

Ülkeye ne kazandırdığına bakılmaksızın bunu belki anlarım…

Anlayamadığım, idrak edemediğimiz şey ise bir insan bir siyasetçi yaklaşık 25 yıldır iktidarda diye iktidara gelecek siyasi parti ve liderinin ülkeyi ne kazandırıp ne kazandırmayacağına bakmaksızın ‘’ artık aynı yüzü görmek istemiyorum’’ düşüncesiyle sadece bu sığ siyasi eleştiri ve nefretini anlayamıyorum.

Maalesef bu durum, muhalefet siyasetçilerinin her seçim verdikleri umut karşılığında her seçimde yaşadıkları ruhsal travma ‘’Erdoğan’ı indirememenin’’ getirdiği hayal kırıklıkları da düşünüldüğünde bu ruhsal çöküntü ile ‘’ şizofren’’ bir duruma gelmesinin belki gerekçesi olabilir.

Konuyu nereye getireceksin derseniz…

Son bir haftadır ‘’ AHBAP’’ derneği üzerinden Haluk Levent’in; dernek paralarını kendi kişisel borç ve harcamaları için kullandığı gerekçesiyle göz altına alınması ve derneğin statüsünü konuşuyoruz.

Daha dün gibi hatırlıyoruz.

6 Şubat 2023’te 11 ili etkileyen 14 milyon vatandaşımızı evinden barkından eden asrın depreminde 53 bin insanımızı kaybettik. Bu tür büyük afetler insanın en hassas olduğu turnusol zamanları içerirken aynı zamanda bu anlar uyanık ve şarlatanlar için duyguların istismar edildiği riskin fırsata dönüştüğü en karlı zamanlardır.

Hele iktidara muhalifseniz, iktidara alternatif paralel oluşum veya yapılar geliştirmişseniz hele hele öne çıkmış, toplumda bir karşılık oluşturmuş bir geçmişiniz varsa her şey artık sizin için artık fırsat penceresidir.

Kitle olarak devleti yöneten iktidar partisine karşı varınızı yoğunuzu verir devleti zafiyete uğratarak iktidarı itibarsızlaştırmak adına elinizden gelen her şeyi yaparsınız.

Deprem bölgesinde Kızılay gibi sadece kendi ülkesine değil dünyadaki tüm mazlum coğrafyalara hizmet etmiş yüzlerce yıllık bir kurumu birkaç çadır sattı diye yerin dibine sokar, her türlü afette canhıraş çalışan AFAD’ı  yerden yere vurursunuz. Olmadı bu köklü kurumlara alternatif gördüğünüz AHBAP gibi oluşumları da göklere çıkartır yere göğe sığdıramazsınız.

Bir zaman sonra işin içinden bir yolsuzluk usulsüzlük ortaya çıkar bin pişman olursunuz. Ancak bu pişmanlık bir elinize güneşi diğer elinize ayı verseler Erdoğan nefretinizin önüne geçemez.

Tüm yaşananlara rağmen daha 15 ay önce İstanbul nimet nimet diyerek 20 milyonluk koca bir şehri kendi çıkar hesaplarına kurban eden İmamoğlu için AHBAP’a duyduğunuz pişmanlığı duymazsınız.

Gelinen noktada birisi insan duygusallığını kullanarak vatandaşın parasını hiç etmiş olması iddiasıyla diğeri müteahhitleri ruhsat, iskân gibi mecburiyetlere zorlayarak, iller bankasından vatandaşa kullanması için gönderilen paraları, vatandaştan alınan harç ve vergileri usulsüz ihalelerle değeri üzerinde yüksek tutarlı faturalar kestirerek hiç etmiş olması iddiasıyla yargılanıyor.

Netice de ikisi de vatandaşın parası…

Farkı, birisi sanatçı birisi siyasetçi. Birisi feda edilebilir diğeri asla, birisinin kaybı çok bir şey ifade etmezken diğerinin kaybı -her ne kadar diploma usulsüzlüğü nedeniyle umut vermekten uzaklaşmış olsa da- 25 yıllık nefreti söndürecek itfaiye arazözü işlevi görecek olması…

Gerçekten birazcık ülke gelecek kaygısı olmayanlar için  son yıllarda muhalefet özellikle de ana muhalefet tarafında yer almak konforlu ve karlı bir iş…

Zira sorgulayan yok hesap soran yok takip eden yok…

Sonuçta muhalifsen ağzın biraz laf yapıyorsa  birazda uyanıksan hele de varını yoğunu her şeyini feda edecek bir nefret kitlen varsa…

Sloganınızda ; ”Herşey çok güzel olacak…” ise bir eliniz yağda diğer eliniz balda…

 

 

 

Devamını Oku

Faşist, İkiyüzlü ve Şarlatan…

Faşist, İkiyüzlü ve Şarlatan…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu ülkede belli bir kesim için inancını tepki çekmeden yaşamak hakikaten zor bir iş.

Gün geçmiyor ki birileri üstenci tavrı ile ” anakronik” zeminde kaldığını düşünmeden bugünün Türkiye’sinde dahi ülkenin asıl sahibi benim, benim kurallarım geçerli zihinsel olgusu üzerinden karşısındakilere ‘’ başörtüsü, sakalı, sarığı’’ gibi inanç değerleri üzerinden saldırmıyor.

Dönem, devir veya iktidar olarak düşünüldüğünde; devir kimin devri, kimin dönemi veya kimin iktidarı olduğu fark etmiyor.

Bu sorun yeni bir sorun değil. Bu sorun dünde vardı bir önceki günde belki daha önceki günde…

İşin enteresan tarafı bu aşağılanmaya maruz bırakılanlar, bu duruma maruz bırakanlar kadar karşısındakilere bu kadar küstahça bu kadar aşağılayıcı olamıyorlar, karşısındakileri rencide etmede bu kadar hoyratça davranamıyorlar.

Tabi bu Yunus Emre’nin ifadesiyle biraz edep meselesi birazda karşısındakinin değerlerine inançlarına fikirlerine saygı meselesi…

Yunus Emre bir ifadesinde: ‘’ Gezdim Halep ile Şam’ı eyledim ilmi talep, meğer ilim bir hiç imiş illa edep illa edep’’ der.

Bunu aslında bir kesimin duyarlılığı üzerinden İslam öğretilerinde ifade edildiği üzere ‘’ İslam zorlama, dayatma dini değildir’’ genel kabul olgusu üzerinden karşısındakinin inancını, yaşam tarzını hoş görebilme buna saygı duyabilme olgunluğuna erişmiş olabilme hassasiyeti ile ifade edebiliriz.

Ancak bunu böyle düşünenlerin karşısındakilerin hassasiyetleri bakımından düşünüldüğünde; hoşgörüye dayalı bu muhteşem İslami olgu karşısında bu olgunun gereklerine bu kadar hassasiyetle yaklaşmadıkları gibi takıntılı sorunlu ve zihinlerde asit üreten böyle bir nefret dilinin hoyratça kullanıldığını görüyoruz.

Bir zaman veya mekân sorunu yok bu anlayış güzergahında…Yolda sokakta veya toplu taşıma araçlarında fark etmiyor, nefret dili her ortamda her koşulda çalışıyor.

Bir tarafın hoş gördüğünü diğer taraf hoş göremediği gibi hoşgörüsünü de hoş göremeyen bir kafa ve zihin yapısından bir ‘’asimetrik hoşgörüden’’ bir nevi çelişkili hoşgörüsüzlükten bahsediyorum.

Tüm bu yaşanan ve yaşatılanlar üzerine bazı şeylere şahit oldukça : ‘’ Kendi dışındakilerin iktidarında bunu yapanlar acaba bu ülkede bir iktidar, bir zihin değişikliği olsa kendi iktidarlarında karşısındakilere neler yapmaz diye düşünüyor insan.’’

Düşüncesi bile ürkütücü olan böyle bir siyasi iktidar değişimi yaşansa, kendisinden olmayanlara bırak fikrini ifade etmeyi yaşam hakkı, nefes alma hürriyeti dahi tanımayacaklarını düşünmeden edemiyor insan…

Buradan şuraya geleceğim.

Günlerdir İmran Deniz Göktaş isimli adını ilk kez duyduğum videosunu tiz sesi karşısında içim gıcıklanarak izlediğimde sıradan ucuz bir Stand-up şarlatanının toplumun kutsallarıyla alay ederek kamuoyunda öne çıkma gayreti, tanınır olabilme ucuzluğuna kaçarak gündeme gelme çabasının bir sonuç çıktısı olarak toplumu nasıl gerdiğini konuşuyoruz.

Bu ülkede zihin gerisinde biraz öne çıkma çabanız, basitte olsa gündemi sarsacak toplumca kabul görmeyen aksiyonla toplum tarafından konuşulmaya ihtiyacınız varsa özellikle bir tarafıyla toplumun değerleriyle oynamanız mümkünse alaya alarak veya hakaret ederek kolayca bu amacınıza ulaşabilmeniz mümkündür. Bunun için yeteneğinizin bir önemi olmadığı gibi kısa vadeli meşhur olma hevesiniz için ayrıştırıcı kışkırtıcı infial yönünüzü infial yaratıcı yeteneğinizi kullanmanız yeterlidir.

Bir kesim var ki düşünce özgürlüğünü her fikri ‘’ kendi düşünce ekseni’’ etrafında şekillenmesi gereken bir düşünce havzasına indirgediği için olsa gerek kendi düşüncesi dışındaki fikirlere tahammül edemediği için bu kesimlere dayattığı fikir zorbalığı ile düşünce alanlarına yaşam hakkı tanımama mücadelesine giriştiğini görüyoruz.

Oysa düşünce özgürlüğü, insanların sizinle aynı düşünmesi aynı dili konuşabilmesi değildir.  Burada sorun elitist despotizmin dayattığı ‘’ sorunlu ikiyüzlülük’’ tür.

Yıllar önceydi hatırlıyorum.

Sunucu Güner Ümit telefonla bağlanan bir izleyiciye meşhur olmanın hafifliği ile ‘’Kızılbaş mısınız?’’ sorusunu sorunca ülkede infiale neden olmuş meslek hayatı bitmiş bir daha televizyon ekranlarına çıkarılmamıştı.

O gün Güner Ümit’i linç edenler meslek hayatını bitirenler bugün yüce kitabımız üzerinden İslam’ın aşağılanmasını doğal görebiliyorlar.

Stand-up göstericisi Emre Günsal, 20 dakikalık sahne gösterisi için 3,5 yıl hapis cezası aldı.

Tek suçu Atatürk’ü gösterisine konu etmekti hakaret etmek değil. Ve tek bir CHP’li, muhalif kesimden tek bir kişi dahi bu duruma düşünce özgürlüğü bakış açısıyla kılını dahi kıpırdatmadı.

Bu gibi örnekler gösterdi ki mesele ‘’ özgürlük’’ meselesi değil mesele düşünce veya fikirlerin kimlerin düşünce ve fikir havzasına ne kadar uyumlu olduğu ile ilgili olduğudur.

Bu durum karşısında ‘’kutsal kitabımızı’’ alaya alıp dalga geçilmesini hoş görenler, ülkemin Cumhurbaşkanına ‘’ diktatör’’ diyecek kadar hadsizlik yapanlar, Atatürk veya Alevilikle ilgili kutsallarınıza dokunulması karşısında kimseye yaşam hakkı tanımayanlar özgürlükçü değil ancak faşist ve ikiyüzlüdürler.

Sahi mizah nedir birisi bu alanın net tanımını yapsın da bizde mizahın çerçeve alanını bilmiş olalım.

Mesela Alevi insanlarımızla dalga geçilip bu durum alaya alındığında bu bir ahlaksızlık meselesi ise kutsal kitabımız alaya alındığında buna alkış tutmak bir hoşgörü meselesi midir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretin alkışlanması bir mizah sınırıysa Atatürk’e hakaret bir alçaklık sınırı mıdır?

Acaba mizahın sınırı, herkesin kendi fikir veya yaşam tarzının sınırı, dışa yansıması mıdır? Eğer mizahın sınırı buysa kişiye göre bir mizah sınırı çizilir ki bu mizahın toplumsal değeriyle çelişki içerir. Herkes kendi sınırını belirler kendi sınırlarına göre kendi değerlerini önceliklendirir ve bunu mizah adı altında dayatırsa ortada ne mizah kalır ne de toplumsal ahlak…

Oysa her kesimden insanımız kendi kutsalına değer yüklerken başkalarının değerlerini aşağılamak yerine ‘’ ortak değerlerimize ortak saygıyı’’ esas alırsa ortada ne ortak bir sorun kalır ne de birbirimizi incitecek bir provokasyon alanı…

Mizah, sonuç olarak kendi mecrasında herkesin ortaklaşa alkış tuttuğu gerçek kimliğine ulaşır.

 

 

 

 

Devamını Oku

Özel-İmamoğlu Partisi Başarılı Olabilir mi?

Özel-İmamoğlu Partisi Başarılı Olabilir mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

      Yazar / Siyaset Bilimci / Siyaset Analisti

Beklemek, hiçbir şey yapmadan zamanı belki zamanını beklemek bazen çok uğraşmanıza rağmen elde edemeyeceğiniz olağandışı fırsatlara kapı aralayabilir.

Buna siyaset diplomasisinde ‘’ stratejik sabır’’ diyoruz.

Özellikle zamanla ilgili takıntılarınız varsa bazı şeyleri gerçekleştirmede aceleci davranır yaşanabilecek şeylerin size ne bedeller ödetebileceğini düşünmeden biran içinde olup bitmesini istersiniz.

Ancak koşulların sıcaklığı ile aceleciliğinizin ve ergen formlu arzularınızın yön tabelanızda meydana gelebilecek hafif bir oynama ile size yanlış gösterilen istikamete doğru götürdüğünün farkına vardığınızda, aslında gelecekle ilgili hayallerinizi veya uhdelerinizi sonu çileli bitebilecek uzun bir çöl yolculuğuna mahkûm etmiş olduğunu anladığınızda iş işten geçmiş olacaktır. Kendiniz için ne olacağını kestiremediğiniz veya kestirilemeyen bir meçhule zemin hazırlamış olursunuz.

Tıp literatüründe ‘’prematüre doğum’’ diye bir tıbbi kavram vardır. Bu kavram zamanından erken gelişen riskli bir oluşumu zamansız bir doğumu ifade eder.

Buradan şuraya gelmek istiyorum. Yakın zamanda siyasi kulislerde siyasi arenanın yeni bir partinin doğumuna gebe olduğunu yakın zamanda prematüre bir doğuma tanıklık etmek üzere olduğumuz konuşuluyor.

Bu prematüre doğum, mutlak butlan kararı ile istinaf mahkemesince iptal edilen CHP’nin 38.kurultayı ile iş başına gelen eski genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu 38.kurultayın mevcut delegeleri ile bir an önce kurultay kararı almaması halinde Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun birlikte siyaset arenasına hazırladıkları bir parti doğuma hazırlanıyor olmasıdır.

Daha önce de benzer şekilde siyasette başarılı olmuş büyük partilerden mitozlanarak oluşan çeşitli partiler kuruldu.

Mesela, AK Partiden ayrılan Abdullatif Şener’in kurduğu Türkiye Partisi, CHP’den ayrılan Emine Ülker Tarhan’ın kurduğu ANA Parti, yine AK Parti’den ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek partisi ve Ali Babacan’ın DEVA Partisi bunlardan sadece birkaç tanesi…

Siyasal teşekkül olarak yapılanmak, 41 ilde teşkilatlanmak İl, İlçe teşkilatlanmalarını oluşturmak partiyi seçimlere hazır hale getirmek elbette kolay bir çaba değil.

Hadi bunları geçtik daha zor olanı siyasi arenada kalıcı olmak partinin siyasi varlığını uzun vadeli sürdürebilmesi gerekir. Bunun için siyasi atmosferin uygun olması erken prematüre doğumun büyümesi ve yaşamını sağlıklı sürdürebilmesi için toplumsal koşulların büyümeye elverişli olması gerekir.

Daha da önemlisi çeyrek asırdır duvardaki tozlanmış  ancak hala etki gücüne sahip rakibin için bu senin hasmın telkinlerini fısıldadığın, başını okşarken geleceği ile ilgili adına büyük hayaller kurduğun zamansız doğan bu çocuğun, duvardaki o güçlü lider portresini o duvardan kazıyabilmesi için donanım, kabiliyet ve entelektüel kapasiteye sahip olabilmesi gerekir.

Erken siyasal bir doğumun prematüre de olsa sağlıklı büyüyüp gelişebilmesi için;

– Mevcut siyasal iktidarda; ‘’kronik yorgunluk’’ semptomatiğinin belirginleşmiş olması,

– Reel eko-politiğin; vatandaşın ‘’yaşam aktivitesini tamamıyla ortadan kaldıracak’’ koşullara evrilmiş olması,

Mevcut ‘’ Erdoğan eksenli lider potansiyel etkinin’’ vatandaşı artık ikna edebilme kabiliyetinden uzaklaşmış olması,

– Yeni doğan bu siyasal organizmada lider olarak ortaya çıkacak siyasal figürlerin (Özel-İmamoğlu), Erdoğan gibi bir siyasi liderin üzerine çıkması ‘’ikna kabiliyeti ve hitabeti yüksek bir retorik rezerve’’ sahip olması gerekir.

Peki Özgür Özel veya Ekrem İmamoğlu ikilisinde var mı böyle bir potansiyel?

Öncelikle belirtmeliyim ki İmamoğlu gibi vasat ve şaibeli birinden talimat alan kişiden lider olamaz. Liderin; donanımı, feraseti ve toplumu ikna-etki gücüyle toplumu peşinden sürüklemesi ülkeye yeni koşullar getirerek mevcut koşulları değiştirmesi gerekir.

Koşullar deyince Ak Parti’nin kurulduğu 14 Ağustos 2001 Ağustos öncesini hatırlayalım:

Ekonomik krizler, 7500’lere ulaşan gecelik faizler, askeri, yargı ve medya vesayeti karşısında siyasetin ve dolayısıyla politik kişiliklerin yetersizlikleri, çeteler, banka hortumcuları, terör karşısındaki devletin zafiyetleri ve saymakla bitiremeyeceğimiz daha onlarca sebep vardı.

Tüm bu sebepler o günün koşullarında yaşanan gerçeklerdi ve AK Parti bu koşullar içerisinde kuruldu ve şekillendi. Ve yaklaşık 1 yıl sonra iktidara gelmesinin en önemli sebepleriydi bu olumsuz koşullar.

Bugün gelinen noktada ülke koşulları ekonomik perspektiften bakıldığında önemli ekonomik sorunların olduğu yadsınamaz. Ancak ekonomi tek başına etkili olsaydı 2023 seçimleri de 6’lı masa ile kazanılır 2024 yerel seçimleri 2023’ün artçısı olurdu.

Ayrıca ülkenin en eski siyasi partisi olan CHP’den koparak yeni kurulacak Özel-İmamoğlu ikilisinin partisi,  CHP’nin lider eksenli değil kimlik eksenli parti olduğu düşünüldüğünde bir İYİ Parti veya diğer küçük partilerden daha öteye geçemeyeceği görülmelidir.

Bizden söylemesi ancak şunun bilinmesi önemlidir, zamansız prematüre doğumlar genellikle risklidir.

 

 

 

Devamını Oku

Vizyon Üşümesi…

Vizyon Üşümesi…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

              Yazar / Siyaset Bilimci/ Siyaset Analisti

Zaman zaman yazar ve hep söylerim.

Öyle başarı hikayelerimiz var ki bunlardan hiç bahsedilmez, bahsedilmedi.

Kulağımıza fısıldanan hikayeler ise hep başkalarının hikayeleri bize ait olanlara gelince alaya alınmış hep küçümsenmiş, küçük görülmüş, değersizleştirilmiş şeylerdi.

Örneğin Dr. Vahit Nevhiz Işıl’ı duydunuz mu?

Böyle bir değeri tanıyan kaç kişiyiz?

Duymamış olmanız normal, zira Dr. Vahit Nevhiz Işıl gibi nice benzer bilim adamı ve müteşebbis ‘’ eski devlet(!)’’ hafızası ile bilimin ve tarihin tozlu sayfalarına hapsedilirken, kim bilir hangi vesayet odaklarının çıkarlarına çomak sokmuş olmalı ki çaba ve başarıları kısa ömürlerine sığmayan olağanüstü kısa hikayesi bize aktarılmadan unutturulmaya çalışılmış.

Biraz bahsedeyim, bu mümtaz şahsiyetten… Akademik kimliğine gelince bir kimya doktoru… Kimya doktoru olmanın ötesinde  büyük işler becermiş bir bilim adamı ve yerli bir müteşebbis…

Yıl: 7 Ağustos 1955

Hürriyet gazetesi bir haberi kupür başlığı olarak şöyle vermektedir; ‘’ Bir Türk müteşebbisi yerli radyo yapıyor.’’

Haberin kısa detayı da şu: ‘’ Bir Türk kimyacı kurduğu radyo fabrikasında seri olarak ürettiği radyoyu dışarıdan yüzde 50 daha ucuz fiyatla satmaktadır. Bobinler, transformatörler, kutular, şasiler, bazı rezistanslar, düğme, vb. gibi bakalit malzeme tamamen Türkiye’de üretilmekte, hoparlör gibi ayrı bir sanayi gerektiren parçalar Almanya’dan ithal edilmektedir.’’

Peki kimdir bu Dr. Vahit Nevhiz Işıl…

1913’te İstanbul’da doğmuş. Almanya Münih’te Kimya Fakültesini bitirmiş. Burada doktorasını tamamlamış.

Ülkenin en kötü döneminde oradaki olağanüstü imkanları ter ketmiş ve ardına bakmadan ülkesine, Türkiye’ye dönmüş.  1951 yılında Türkiye’nin ilk yerli radyosu ‘’ NEVTRON’u’’ üretmiş.

Şimdi muhtemelen şunu diyeceksiniz.  Almanya’da eğitim görmüş biri olarak Alman gibi başlamış Alman gibi mi bitirmiş, yoksa Alman gibi başlayıp, Türk gibi mi bitirmiş?

Bu söz Alman disiplinini tanımlarken, bu söze bir ilave yapılmış. ‘’ Alman gibi başlayıp, Türk gibi bitirme,’’ klişesi…

Yani bir disiplinle başlayıp, devam ettirememe, yarım bırakma anlamında bir terim…

Bu söz artık bugün tedavülden kalmış, raf ömrünü tüketmiş bir anlayış olarak belki bazen haklı olmakla birlikte genel olarak bu milleti aşağılamak için kullanıldığını ispat edercesine Dr. Vahit Nevhiz Işıl, bu çabayı Türk gibi başlamış Türk gibi bitirmiş.

Bu hikâyede Türk gibi düşünmeyen, Türk gibi davranmayan tek aktör dönemin o köhne ‘’ devlet’’   anlayışı.

Buraya dikkat çekmek istiyorum. Zira radyoyu kurgulamış, hatta radyo fabrikası kurmuş, seri üretime geçmiş, radyoyla yetinmemiş, Alman menşeili SABA ve SİEMENS’le ortak üretim planlanmış, 1983 yılında Türkiye’nin ilk renkli televizyonunu ‘’SABA‘’ televizyonunu üretmiş.

Ancak devlete yani ‘’ ithalata’’ mağlup olmuş. Devlet tarafından desteklenmediği gibi önü açılmamış.

Tıpkı, Nuri Demirağ’ın ilk yerli otomobil ‘’ Devrim’’ i üretip, otomobil fabrikası kurup, seri üretime geçip, ihraç düzeyine geldikten sonra devletçe desteklenmediği gibi…

Vecihi Hürkuş’un ‘’ uçak fabrikasının’’ desteklenmemesi, Nuri Killigil’in ‘’ silah fabrikasını’’ kurduktan sonra bir gece ansızın çıkan, kim tarafından çıkarıldığı hala bile belli olmayan bir yangında kendisiyle birlikte o kadar emek ve sermayenin kül olmasını gibi…

Belli ki belli çıkar odaklarına ithalatla büyük paralar kazanan büyük sermaye sahiplerine boyun eğen dönemin devlet yöneticilerinin kısaca bu gibi önemli girişimlerin ‘’ devlet marifetiyle’’ nasıl yok edildiğini bugün son yıllarda bir çok alanda kat ettiğimiz mesafeyi görünce daha iyi anlıyoruz.

Beni bugün en fazla üzen ise; radyo, uçak, silah teknolojisini ilerletseydik, bugün ülke olarak çok daha ileri seviyede çok daha farklı kategoride yer alıyor olacaktık.

Radyo teknolojisini geliştirseydik, radar, hava savunma sistemleri hatta mobil telefonların üretiminde öncü ülke olarak, bugün ABD başta batının ve Çin gibi dev teknoloji toplumlarının çok önünde olacaktık.

Uçak fabrikamızı daha o zaman geliştirmiş olsaydık, bugün ABD tarafından bizim de içinde olup sonra çıkarıldığımız ortaklıklar tarafından üretilen F-35’lerin çok daha iyisini, üstelik görünmez uçak teknolojisini çoktan biz üretiyor olabilirdik.

Veya silah fabrikamızı daha da geliştirerek bugün yüzde 85’lere ulaşan savunma sanayi kapasitemizi yarım asır önce tamamlamış dışa bağımlılığımızı sıfırlamış olacak savunma sanayinde dünyaya her türlü silahı ihraç edebilen ülkeler arasında olacaktık.

Kısaca o günkü devlet aklı,  teknolojik büyümeye ve gelişmeyi ya farklı algıladı ya da dünyadaki yerleşik düzenin içimizdeki temsilcisi sermaye sahipleri her köşe başını tutan içimizdeki uzantıları buna izin vermedi vermek istemedi.

Buna bir de ‘’vizyon üşümesi’’ yaşayan geçmişin silik devlet anlayışının pısırık devlet yöneticilerinin uzağı göremeyen veya buna gerek görmeyen basiretsizlikleri eklenince hedefe ulaşma çabası maalesef hep güdük oğlu güdük kaldı.

Devamını Oku

Şeytanın Son Arzusu…

Şeytanın Son Arzusu…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu yazımda ülke gündeminden çıkıp uluslararası gündeme yönelik önemli bir konuyu, küçük olmasına rağmen Ortadoğu coğrafyasına kafa tutan İsrail’i bir şeytanın biyografisini anlatmak istiyorum.

İsrail, kabul edelim ki özellikle savunma sanayi ve istihbarat teknolojisiyle boy ve cüssesine göre çok hacimli işlevselliğiyle asimetrik ve bir o kadar etkin bir devlet.

Yaklaşık 10 milyon nüfusu ile İstanbul’un neredeyse yarı nüfusuna sahip olan bu ülke ülkesel etkinliği ile çevresindeki zengin Arap varlığına rağmen onların aksine birçok alanda tarım, bilgisayar teknolojisi ve özellikle savunma ve istihbarat teknolojisinde, nükleer silah kapasitesi de dahil birçok alanda bölgesinde asimetrik bir güce sahip olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Ortadoğu coğrafyası 2011’de Tunus’tan başlayan Arap Baharına muhatap olurken İsrail, bölgeye kaos oluşturan bu yılları kendini yeniden güncelleyerek birçok alanda sessiz sedasız potansiyelini daha da arttırarak geçirdi.

Bu koşullar İsrail için adeta bir ‘’ kuluçka devresi’’ işlevi gördü. Bu sayede yeni yeni çalışmalarla ‘’ istihbarat üretme potansiyelini’’ güçlendirip güncellerken, bazı verileri düşmanları BAE başta dünün Arap devletleri ile paylaşıp üstüne üstlük ABD’yi de üstüne salarak İran’ı etkisizleştirme de kullandı.

İstemesek de İsrail’in sinyal istihbaratı üretme kapasitesi, istihbaratta süreç mimarisi ve insan yetiştirme düzeni önemli bir başarı hikâyesinin parçasıdır aslında…

Zayıflık gibi görünen nüfus azlığını, yüzölçümünün küçüklüğünü, bölgesinin müzmin hale gelmiş güvenlik zafiyetlerini nasıl fırsata çevirdiğini görmek oldukça düşündürücü aynı zamanda dehşet verici.

Geçmişten günümüze geliştirdiği istihbarat üretme kapasitesi İsrail’e iki alanda fayda sağladı.

Bunlar, belirsizliklerin hızla arttığı, devletlerin parçalandığı bir süreçte yani koşulların hızla değiştiği ve güvenlik risklerinin örgütlere geçtiği bir dönemde, kendini olası sürprizlerden   korumak yanında özellikle siber alanda, devasa ve aşırı karmaşık sofistike kapasite inşası ile dünyada önemli bir pazar oluşturmasına kapı araladı.

Yani klişe istihbarat potansiyeli, köklü ve güçlü istihbarat geçmişi İsrail’i, bir de buna coğrafyanın belirsiz koşulları eklenince etki alanının gelişmesini ve genişlemesini sağladı.

1950’lerin başında ilk kez bilgisayarı etkin bir şekilde kullanan İsrail istihbaratı, bu yeteneğini sürekli geliştirdi. 1980’lerden itibaren dünyanın değişen güvenlik koşulları ile kendi istihbarat ihtiyaçlarının merkezine tank, top gibi yakın menzili etkileyen düşük etkili konvansiyonel askeri ihtiyaçlar yerine hava gücü ve hava savunma sistemini öne alan ve bunlar üzerinden “terör / kontrol edilecek devletler” sistematiğini merkezine yerleştirilmeye başladı.

Özellikle dinleme, izleme ve gerektiğinde imha etme stratejisine altlık oluşturma şeklinde olduğu gibi…

Bilgi ihtiyacının artması dolayısıyla yeni çözümlemeleri de beraberinde gerektirdi. Bu sorunu giderme son yıllarda 18-25 yaş arasında 2-3 yıl gibi zorunlu askerlik yapan, teknolojiye hâkim kadın ve erkek askerlerin bir bölümünün yeniden ve farklı eğitimden geçirilmesiyle çözülmeye çalışılıyor.

Ayrıca İsrail Savunma Bakanlığı, askerlik öncesi lise düzeyindeki öğrencilerine normal ders saati dışında ayrıca kurslar vermeye başladı. Böylece siber ve istihbarat personel havuzu askerlik öncesinde oluşturulmaya çalışılıyor.

Bugün, “Birlik 8200” adı altında elektronik istihbarat birimi, “akademik platforma” dönüşmüş ve bu birimde askerliğini yapan “elektronik istihbarat çalışanı” sayısı 20 bin civarında olduğu biliniyor. İsrail ordusunun tüm mevcudunun 175 bin olduğu düşünülürse, istihbarata verilen önem itibarıyla bu sayı bir hayli yüksek görünüyor.

Bu kapasite inşası askerlik bitiminde sivil hayata geçildiğinde de özellikle, özel sektörde yeni fırsat alanları yaratıyor. Yani askerliğini bitirip ayrılanlar öğrendikleri yeni şeylerin yanında mevcut yetenek ve kapasiteleriyle özel sektörde ya kendi yüksek teknoloji şirketlerini kuruyor ya da birlikte oldukları asker arkadaşlarının bir şirketine girerek kazandıkları donanımlarını burada değerlendiriyorlar. Askerlikte her alandaki eğitim ve kurdukları bağlar, yetenek, tecrübe, takım ruhu sayesinde siber alanda önemli mesafe alıyorlar.

Birçok kaynağa göre, bugün sadece New York’ta, askerliğini Birlik 8200’de yapmış 400 kişi ileri teknoloji alanında kendilerine ait 350 şirkette çalışıyormuş.

Siber güvenlik öyle bir alan ki dünyada birçok devlet özellikle Arap ülkeleri teknik, sinyal veri toplama, manipülasyon ekipmanları için geçmişi düşündüğümüzde dünün en paralı müşterileri arasındaydı.

Görüldüğü üzere İsrail coğrafya ve nüfus olarak küçük bir ülke ancak gücü ve potansiyeli tam tersi oranda asimetrik bir aktivasyona sahip olduğunu gösteriyor.

Havayı iyi kokluyorlar, biliyorlar ki bölgesinde güçlü olmanın yolu devletlerin güvenlik ve mahrem bilgilerini ele geçirerek şantaja varacak uygulamalara yönelik bilgilere sahip olmaktan ve bu bilgilerin her türlüsünü elde tutmaktan geçiyor.

Hepimiz biliyoruz ki bugün ABD başta birçok ülkede, İsrail diasporasının finans ağlarının oluşturduğu başta medya gücü olmak üzere Hollywood sinema sektörü ve ülke siyasetlerini etkileme gücüyle ülke yönetimlerini elinde tutan yönlendiren etkisiyle dünyada önemli bir etki sahibidir İsrail devleti.

Özellikle ABD devlet yönetimi göbek bağı ile bağlıdır İsrail’e… Cumhuriyetçi veya demokrat başkanlar, fark etmek hangi yönetim gelirse gelsin birinci önceliği İsrail’i korumak ve onu savunmaktır.

Bugün istemese de ikinci kez İran’a saldırmasının asıl nedeninin Epstein dosyalarında adı geçen Trump’ın ‘’pedofili’’ profili olduğunu, ABD’deki İsrail diasporasının Epstein dosyasını şantaj olarak kullanıp Trump’ı zorunlu olarak İran savaşına soktuğunu unutmamak gerekiyor.

İşte İsrail istihbarı ve şantaj ağıyla böyle tehlikeli bir terör devletidir. Yahudilerin bugün dünya toplumları bakış açısıyla değerlendirdiğimizde Hitlerden süregelen mağduriyet algısı değişmiştir. Artık kimse hiçbir devlet hiçbir toplum İsrail’in mutlak mağduriyet hikayesini dinlememekte herkes bunun abartılarak ezberletilmiş bir klişe olduğunun düzmece bir algı mühendisliği proje ve projeksiyonu olduğunun farkındadır.

Dediğim gibi içinde bulunduğumuz zaman şeytanı ifşa etti. Artık bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. ABD başta batı lider ve yönetimlerinin İsrail’i önceleyen bir politikayı sürdürme aksı değişti ülkelerin toplumları da dahil dünya yeni bir makasa geçti.

Dini kaynaklar, şeytanın son arzusunun kıyamete kadar kendisine verilen mühlet ile insanoğlunu cehenneme hazırlamak olduğunu ifade eder. İsrail işlediği büyük günahları ile kendi halkını dünyadaki cehenneme hazırladığının farkında mıdır bilmiyoruz ancak gittiği her yerde itilip kakılması hakaretler edilerek aşağılanması  dünyadaki cehennemi yaşıyor olması bakımından altı çizilmesi gereken bir mesele olarak görülmelidir.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.