07 Mart 2026 Cumartesi
Bu kavram son zamanlarda özellikle İsrail-ABD’nin askeri ve siyasi cephesinde yüksek perdeden dillendirilmeye başlandı bile.
Özellikle İsrail ordusunda geçmişte görev yapmış bazı yüksek rütbeli askerlerin son günlerde sıkça dillendirdiği ‘’yeni tehdit Türkiye’’ algısını, İsrail kamuoyunun da dışına çıkarak ABD’de bazı yüksek rütbeli ABD’li askerler yanında temsilciler meclisi ve senatodaki bazı siyasilerce de sıkça ifade edildiğini görüyoruz.
Tabi bunda en önemli etken Türkiye’nin özellikle son 20 yılda değişen ve dönüşen yüksek askeri potansiyeli olduğunu anlamak gerekiyor.
Özellikle kara savaşlarındaki üstün yeteneklerini son yıllardaki hava ve deniz gücüyle de tahkim ve teçhiz eden Türkiye, sadece bölgesinde değil dünyada da görünür bir güç olmaya askeri, siyasi ve diplomatik alanları iyi kullanarak gittikçe belirginleşen bir güç olarak İsrail başta Türkiye’yi hasım gören bazı ülkelerin bu gücün olabildiğince farkında olduğunun bilinmesi gerekiyor.
Gelinen noktada İsrail- Yunanistan- Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üçlüsünün birleşik savunma konseptleri üzerinden Doğu Akdeniz’deki iş birlikleri, Güney Doğu Asya’da Türkiye’nin Hindistan karşısında Pakistan’a destek vermesinden dolayı İsrail-Hindistan stratejik iş birliği gibi yeni yapılanmalar Türkiye’nin güç potansiyeli doğrultusunda simetrik olarak gelişen iş birliği örnekleridir.
İşte Türkiye’nin bu üstün güvenlik mimarisi doktrini dosta güven verirken düşmana da korku veren en önemli argümanı.
Son 7-10 yılın bölgesel ve küresel olayların hareketli takvimine bakıldığında örneğin, bu üstünlüğün saha yansımasını daha önce neredeyse tüm batının ve Rusya’nın desteklediği Libya’nın doğusunu kontrol eden General Hafter’e karşı Libya’da, 44 günlük Ermeni-Azerbaycan savaşında Karabağ’da ve son olarak Baas rejimini deviren halk devrimini destekleyerek Suriye sahasında dosta düşmana ispat eden, düşmanlarının gecelerine katran döken Türkiye, İsrail’in kendi coğrafyasında ‘’ varoluşsal tehdit’’ algısı olarak anlaması için yeterli bir argümandı.
Başta İran olarak etiketlenen bu varoluşsal tehdidin yönü İran’ın sahada hırpalanmasıyla yön değiştirerek yeni aktör Türkiye, güçlenen anatomisiyle İsrail’e sırtlan tedirginliği yaşatırken aynı zamanda İsrail’in yeni korkulu rüyası yeni tehdit sahası olmaya başladı bile.
Artık İsrail’de biliyor ki düne kadar her istenilenin dayatıldığı ve kendine tehdit olmaktan çok uzak edilgen Türkiye’den gerektiğinde haklılığını dayatan etken yapıya geçiş yapan sadece bölgesinde değil bölgesi dışında da rol kapan rol değiştiren özne ülke konumuna geldi.
İsrail korkmalı mı?
Elbette korkmalı…
Sadece kendi topraklarıyla yetinmeyen temel motivasyonu metastaz yapmış bir kanser hücresi gibi yayılış gösteren İsrail, kan gölüne çevirdiği orta doğu coğrafyasındaki cürmünün bedelini ödemelidir.
Peki İran, emperyalistlerce kendisine ödetilmeye çalışılan bedel karşısında bu coğrafyada yaptıkları düşünüldüğünde çok mu masum?
Öldürülen Ali Hamaney’in İran Şia’sı, 13 yıl boyunca Suriye’de Beşar Esat’la birlikte 800 bin Sünni Müslümanın kanına girmiş Esad’ın Şebbiha denilen Alevi kökenli sivil ve suçlulardan oluşan paramiliter milislerince Sednaya hapishanelerinde tecavüz ettiği Müslüman kadınların feryatları nasıl unutulabilir?
Kimyasal silah ve varil bombaları ile katledilen 40 bin çocuk ve uzuvları kopan 30 bin çocuğun feryatları İran’ın suçlarını örtbas edebilir mi?
44 günlük Karabağ savaşında can Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekleyen Türkiye’ye karşı İran PKK’SI PJAK’ı destekleyen İran rejiminin yaptıklarını unutmak mümkün mü?
Mezhep taassubuyla kör olmuş İran Şia’sının günahları saymakla bitmez!
Ancak biz Türkler, bize neredeyse yarım asırdır düşmanlık etse de komşuluk hukukunu hiçe sayamıyoruz Müslümanlar arasına nifak tohuma serpmeyi vazife edinmiş bu çürümüş zihniyete elimizi uzatıyor Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hep söyleyegeldiği ifadesiyle ‘’ Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yok bizim Şiilik diye bir dinimiz yok, bizim tek dinimiz var oda İslam’dır.’’ diyerek İslam ülkelerine sapkın rejimlerini ihraç etme gayretleri yerine tevhide, birliğe, beraberliğe komşuluk hukukuna davet ediyor.
Ancak İran’ın kendi insanının refahını korumak ve büyütmek yerine ‘’ Şii hilali’’ paranoyası ile kendisi dışındaki coğrafyalara Şia rejimini ihraç etme motivasyonu ile hareket ederek komşuluk hukukunu yok saymaya devam ettiğini gördük ve görüyoruz.
Geldiğimiz noktada İran mı İsrail ve ABD’mi derseniz yine komşuluk ilişkisini öne çıkartarak ve güçsüzün yanında olmak ve tüm yaptıkları pahasına yine de ‘’İRAN’ın’’ yanındayız diyor İsrail içinse bir gün gelecek o gün için de ‘’ sizi bekliyor olacağız’’ diyoruz.
Değerler ve ideallerimiz birer kutup yıldızı gibidir.
Ellerimizle tutamasak da bizler için yön tayin edici, yol göstericidirler.
İdealler bir değer üzerinde yürürken, değerlerde bir davayı ete kemiğe büründürmesiyle kıymetlidir. Dava ise hedefe varılan son menzildir.
Dava, insanlık için sahiplenilip, savunulan bir fikriyattır. Bir tefekkürdür.
İktidar veya muhalefet fark etmez eğer gerçek bir davanın sahibiyseniz size toplumsal bir karşılık kazandırır.
‘’Dava-değer’’ bütünleşmesinde dava kişilere toplumsal bir değer kazandırırken kazanılan kişisel değerde davayı toplum önünde büyütür, yüceleştirir. Biri diğerinin bütünleyici parçasıdır.
Dolayısıyla bir dava sahibi olduğunuzu iddia ediyorsanız öncelikle bu ‘’ahlak ve edep’’ sahibi olmayı gerektirir.
Bunun siyasetteki karşılığı ise ‘’ siyasal ahlak veya siyasal edeptir’’
Son aylarda ülke siyaseti, ana muhalefetin hemen her türlü kirli operasyonlarına tanıklık etti ancak genel başkan Özgür Özel’in siyasal edepten yoksun ‘’ küfür seremonisine’’ tanıklık etmemişti.
Düşünebiliyor musunuz bir genel başkan çıkıyor partisinden istifa eden Ankara/Keçiören belediye başkanı Mesut Özarslan’a ağza alınmayacak küfürlü yazışmalar yapıyor ve yaptığının yanlış olduğunu anlayınca da anında siliyor.
Siyaset üretemeyen ana muhalefet küfür üretmede oldukça mahir ayrıca siyasette yaşattığı seviye düşüklüğü hat safhada…
İşin enteresan tarafı bu küfür hadisesi parti yönetimi tarafından o kadar içselleştirilmiş ki çıkıp birisi bu edepsizliği yumuşatmak yerine ‘’ağzına sağlık’’ minvalinde bu edepsizliğe destek verebiliyor.
Gerçekten şaka gibi…
Ülkenin en köklü partisinin genel başkanı çıkıp hoşuna gitmeyen bir vaka karşısında birine ağıza alınmayacak küfürler sarf edebiliyor.
Siyasette özellikle genel başkansanız öncelikle nefsi arzu ve heveslerinize yeri geldiğinde hoşunuza gitmese de ağzınıza kelepçe vurmak zorundasınız.
Dolayısıyla siyasal zeminde ‘’ militanvari’’ siyaset ile kişiliği küçültmemek veya pespayeliğe dönük ‘’ enfekte siyasete’’ alan açmamak buna tevessül etmemek gerekir.
Veya ‘’politik rövanşizim’’ veya ‘’ politik restleşme’’adına belli suni gündemlerle ‘’siyasal ahlakı’’ yapay bir mecraya hapsederek siyasal ikbal uğruna bir siyasal zemin hazırlanmaya çalışmamak gerekir.
Zira siyasal hedefler ‘’makyavelizm’’in’ güzergahında ‘‘amaca ulaşmak için her yolu meşru görerek’ değil, hedeflenen amaca matuf meşru değerleri; meşru zeminde yaşayarak hatta yaşatarak her daim bunlara sahip çıkılarak gerçekleştirilebilir.
Bugün ana muhalefetin politik ahlak çıkmazı her yolu mubah gören, siyasal ahlakla çelişebildiği gibi bu milletin genetiğindeki farklı doku uyuşmazlığını da içeren bir boyut taşıyor.
Eğer siyaset belli değer, ahlak ve ilkeler için yapılıyorsa ki olması gereken siyaset tarzı bu, siyaset ahlakı gibi değerler üzerinde yükselmesidir.
Zira siyasette mesafe almak adına; toplumsal ve siyasal edebi yok sayarak hedef koymak sadece siyasal ahlakı yozlaştırmaz aynı zamanda toplumsal ahlakı da yozlaştırır, yok eder.
Dolayısıyla fikri değerlerin siyasal ahlak zemininde bir alan tanımlaması ancak, halkın tercihinin gereği demokratik meşru yönetsel değerlere, kurumsal kazanımlara, toplumsal değerlere, halkın taleplerine toplumsal ve siyasal edep ile saygı gösterilerek gerçekleştirilebilir.
Ekrem İmamoğlu’nun gölge ve güdümünde rüştünü ispat etmeye çalışan ana muhalefet genel başkanı Özgür Özel, sığ siyasi hedefler ile yol almaya çalışırken bunu işe yarar ciddi projelerle değil sağa sola sataşarak ona buna küfrederek gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Bu politikada bir nevi siyasal minyatürleşmedir.
Bu ülkede gerek siyaset sosyolojisi ve gerekse siyaset psikolojisi olarak toplumsal izdüşümün bir yansıması olarak yaşadığımız her şey aslında bir ‘’değerler mücadelesidir.’’
Yaşam biçimi olarak kendi inanç, ahlak, kültür ve yaşam tarzı olarak kendi değer setlerimiz üzerinde yaşam tezini öne çıkarmak veya kendi değer setlerimizi inkâr ederek her yönüyle batı değer setleri üzerinde bir yaşam biçimini kendi yaşam biçimimiz olarak öne çıkarmak…
Bugün siyasetten toplumsal etkileşime yaşadığımız her şey bu iki farklı değer setlerini öne çıkarma ve bunun üzerinden siyaseti ve toplumsal yapıyı şekillendirme çabasıdır.
Buna sosyoloji literatüründe ‘’paradigmalar mücadelesi’’ diyoruz.
Bu mücadele yüzyıl önce de vardı bugün de var yarın da var olmaya devam edecek.
Bu mücadele toplumsal alanın bütün mecralarında kendini hissettirse de pratikte en etkili olduğu alan olan politik mecrada daha etkin gerçekleşme imkânı bulmuştur.
Yani fikri değerlerin en önemli enstrümanı olan politika, düşünce kavramının demokratik çerçevede toplumsal bünyeye enjeksiyonu yönüyle her daim en kullanışlı araç olagelmiştir.
Politika en kullanışlı araç olarak bazen belli vesayet odakları tarafı bazanda bu vesayet odaklarına stepne vazifesi gören entelektüel çevre bu amaca aracı olmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarına bakın! Rejim yeniden inşa olurken okuma yazma oranı düşük bir toplum olarak bir nebze okumuş kesim devlet hizmetine alınmış ve bu kesim üzerinden tek parça monolitik bir toplumsal yapı, fikir hiyerarşisi bağlamında da tek renkli monokromik bir fikri değer oluşturulmaya çalışılmıştır.
Toplum o günden düne kadar, devlet iktidarını her daim elinde tutan ve iktidarın getirdiği nimetleri kullanarak kanlanan ve sermaye zümresini temsil eden ‘’ mali oligarşik’’ yapının sahibi seçkin ‘’ Beyaz Türkler’’ ile bunların dışında kalıp iktidarın ve gücün dışında tutulan vasıfsız ve gereksiz çoğunluk olarak kabul gören ‘’ötekiler’’ şeklinde kategorize edilmiştir.
Bu zihniyetin aydın geçinen kesimini temsil eden entelektüel elitistler, her daim kendilerini iktidara namzet saymışlar kendileri dışındaki oluşumları ise hep kifayetsiz ve hakir görerek bunları çoğulcu demokrasiye geçildiği 1946 ve iktidarı kaybettikleri 1950’li yıllara kadar sadece şekli demokrasinin bir aracı olarak kabul etmişlerdir.
Yani düne kadar, nüfusun yüzde yirmi beşini oluşturan kesim yüzde yetmiş beşi yönetmiştir. Entelektüel despotizmin tahakkümünün hissettirildiği bu durum sosyolojik literatürde ‘’ demokratik elitizim’’ yani seçkinlerin demokrasisidir.
İktidarın el değiştirmesiyle bugün dahi devam eden, bünyede hazımsızlık sendromu oluşturan sindirim zorluğunun sebebi bu izdüşümünün siyasal mecraya yansımasıdır.
-Geçmişte yaşanan 1960 ihtilali ve Adnan Menderes’in idamına giden yolu bundan ayrı düşünmemeliyiz.
-1970 ve ara dönemlerde yaşanan birçok muhtırayı,1980 ihtilalini,28 Şubat’ı, 27 Nisan 2007’de yaşanan cumhurbaşkanlığı krizini, 2010 yılında cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesine yönelik referanduma karşı duruşu bu anlayışın pratize ettiği siyaset mühendisliğinin projeksiyonundan farklı düşünmemeliyiz.
Veya 15 Temmuz darbesine cüret eden cuntacıların bu cüretkarlığına darbe tehlikesinin paratonerize edilip etkisizleştirilmesine kadar ki sürede acaba darbe başarıya ulaşabilir mi beklentisiyle sessiz kalarak zımni olarak destek veren bilindik çevrelerin bu duruşunu bu mantalitenin tezahüründen farklı düşünmemeliyiz.
Mesela 15 Temmuz’u iyi analiz ederseniz meydanlarda haykıran, tankların altına yatan ve şehit edilenler her daim köşe başlarını tutmuş bir avuç sözde entelektüel azgın azınlık değil bu ülkede dünden bugüne zenci muamelesi görmüş vatanını karşılıksız seven işçi, memur, çiftçi, esnaf çocukları gibi toplumun ezilen aşağılanan insan profili görürsünüz.
Son yirmi yılda bu kesimlerin her alanda ‘’muktedir olma’’ potansiyelleri yavaş yavaş avuçlarının arasından kayıp gitse de zenginlikleriyle hala ülkenin kazanımlarından en fazla faydalanan kesim olma özelliklerini dünden bugüne biriktirdikleri büyük sermaye varlıklarıyla devam ettirdiğine şahitlik edersiniz.
Yaşadığımız son yıllardaki yüksek enflasyon sonuçlarından en fazla etkilenenlerin; yaşadıkları geçim sıkıntılarına rağmen ‘’yeter ki devletim’’ ayağa kalksın ben bir şekilde idare ederim diyen düşük veya orta gelirli kesimlerin ‘’ötekileştirilen ötekiler’’ olmasına rağmen bugün de yine en fazla bağıranların güçlü ‘’sermaye birikimleriyle’’ düne kadar sermayeyi elinde tutan TÜSİAD gibi bu sermaye kesimlerinin ya da kendini aydın sayan sıradan vatandaşı kendi zihin dünyalarında küçük gören bu düşünceyi temsil eden ‘’seçkinci demokrasi’’ aşığı ‘’ entelektüel zorbalar’’ olduğunu görürsünüz.
Ülkemiz bugün ‘’beyin açığını ‘’önemli ölçüde gidermeye çalışırken, son çeyrek asra kadar en büyük eksiği ‘’beyin göçünü ‘’ lehine çevirme becerisini yönetememe yetersizliğiydi.
Bu hayati öneme haiz durumu iyi yönetemedeğiniz sürece de düşünen insandan yoksun vasatlıklarınızla geleceğin efendisi olamazsınız.
Yani demem o ki; büyüklerimizin de ifade ettiği gibi, ‘’kem alet ile kemalat olmaz.’’
Yani sıradan aletlerle mükemmellik yakalayamazsınız. Sadece sıradanlığı yüceltilir, sıradışılığı yetim bırakırsınız.
Özetle vasatlık, yaşamın bir tortusu haline gelir.
Bir yazarımızın kitabından 1960’lı yılları okumuştum.
Zamanında dedelerimiz de dahil çevremizden birçok insan gurbet için gönüllü idi. Gurbet yolculuğunda şanslı olanlar beraberinde güç potansiyelini de götürdü. Bu sayede giderken beraberimiz de Avrupa’ya kol gücümüzü de ihraç ettik. Bu sayede Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri nitelikli işgücümüz sayesinde birinci sınıf ekonomiye, yüksek teknolojiye sahip oldu.
Son onlu yıllarda Almanya da o yıllarda yaşanan değişimin izlerini ülkemizde de yaşıyoruz.
Kol gücüne dayalı emek potansiyelimiz yeterliydi. Ancak yeterli olmayan beyin gücüne dayalı akıl eksiğimiz, düşünen, kafa yoran insan yoksulluğumuzdu.
Çok şey hayal ediyoruz, çok şey istiyoruz kaybettiğimiz onlarca yılı telafi etmek istiyoruz. Ancak bu hayali gerçeğe dönüştürecek düşünen, kafa yoran beyin eksiği krizini aşmaya çalışıyoruz.
Unutulmamalıdır ki; sıradışı değişimler, sıradışı krizleri doğurur.
Ekonomik krizler, toplumsal krizler ve siyasal krizlerin en temel özelliği; servete, toplumsal ve siyasal yapıya el değiştirme kabiliyetidir.
Krizlerle mevcut yapılar kırılır, bazen sisteme yeni dinamikler hâkim olur.
Asıl mesele, krizi enine boyuna iyi yorumlayıp yeni fırsatları öngörebilme, yeni başarılara yelken açabilme kabiliyetini hep canlı ve aktive etme başarısına sahip olabilme becerisidir.
Hatta bazen yeri gelir kuralı koyanlar ile kurala uyanlar yer değiştirebilir.
Mesela, iki büyük savaşın ardından ülkemize gelen Alman beyinler büyük eserler bıraktığı gibi ülkemize etkisi hissedilir dinamizmler kazandırdı.
O dönem sıkıntıdaki Avrupa’dan beyin göçü imkânı doğunca ülkemiz bundan büyük kazanç sağladı.
Sadece Türkiye değil, Amerikalılarda Almanya’dan ihraç ettiği beyinlerle gerçekleştirdi NASA’dan Ay yolculuğunu…
Türkiye de bugün birinci sınıf ekonomisi ile birinci sınıf ülkeler arasına girmek iddiasında.
Yapılan işlere bakınca ‘’ ileri düzeyde beyin gücüne ‘’ ihtiyaç duyacak işlere soyunuyoruz.
Savunma sanayinde, sağlık sektöründe ve birçok alanda millileşme ile kendi savunma gereksinimimizi kendimiz üretme, kendi ilaçlarımızı, tıbbi cihazlarımızı milli teknoloji hamlelerimiz ile elde etme gayretindeyiz.
Onun için okuyan, düşünen, hayal kuran, tasarlayan ve uygulayan beyinlere çok ama çok ihtiyacımız var.
Ancak mevcut eğitim sistemimizin getirdiği akıllı insan rezervimiz şu an için bu ihtiyacı karşılamada yetersiz kalıyor. O zaman bu ihtiyacı ya mevcut kendi beyin değerleri ile gerçekleştirecek ya da beyin göçü ithal etmek zorunda kalacak.
Ancak bu durumda da şu soru akla geliyor.
Türkiye bu ithal beyin göçüne hazır mı, bunu sağlayabilecek cazibe merkezleri, donanıma sahip mi?
Buna yönelik imkanlar mevcut mu?
Veya bu gerçekleştirildiğinde mevcut altyapısı ile kurumları ve kuruluşları ile bu tersine beyin göçünü içselleştirip, kendi bünyesinde obsorbe edebilecek mi?
Ancak şu bir gerçektir ki teknoloji kentleri oluşturulup, kent dokusundan üniversite iklimine kadar cazibe merkezleri oluşturamıyorsanız bu beyinler size değil, ister istemez bunu sağlayan tüm bunları sunan ülkelere göç edecek, bu imkanları önceleyen ülkeleri tercih edeceklerdir.
Türkiye sıradışı teknoloji, sıradışı marka ve sıradışı bir dönüşüm istiyorsa bunu ancak sıra dışı beyinler ile cazibe merkezleri oluşturarak gerçekleştirebilir.
Sıradışı beyin rezervimiz şu an için tamda istediğimiz ölçüde değil. Üstelik bu da kısa vadede elde edilecek bir sonuçta değil. Öncelikle eğitim camiası başta birçok kurum kendi sistemini değiştirip güncellerken; Çin, Japonya, Batı bunu nasıl becerdi?
Nasıl insan yetiştiriyor? Yetiştirdiği insanlara kabiliyetini ispatlama veya test etme imkanını hangi koşullarda nasıl gerçekleştiriyor?
Bunun iyi analiz edilmesi gerekiyor.
Unutmamak gerekir ki; vasatlıkla, mükemmellik yakalanamayacağı gibi sıradanlıkla da sıradışılık yakalayamazsınız.
Onun içindir ki düşünen, hayal kuran bir gençliğe ihtiyacımız var.
Gazze’de dünyanın görmezden geldiği soykırım şimdilik durdu.
Ortaçağ’ın haçlı zihniyetinin dönemsel projeksiyonunu ’İslamofobi’’ adı altında Gazze’de sanki tiyatro sahnesiymiş gibi izlediğine şahitlik ettik.
Ve karanlık çağların ‘’soykırım ve tehcir’’ uygulamalarını andıran vahşetin Filistin coğrafyasında tekrar tekrar yaşandığını gördük.
Batı’daki üstün ırk anlayışının veya beyaz olmanın hala yüceltildiği, Ortadoğu’da Filistin’de Gazze’de olduğu gibi farklı olanın varlığına tahammül edilemediği bir ayrımcılık rüzgârıyla sarsıldık.
Avrupa’da bireysel olarak görülen ırkçılık, İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığının Gazze’de yaşananlar da olduğu gibi batılı liderler profilinde de siyasi alanda karşılık bulduğuna da birlikte şahit olduk.
Tüm bu yaşananları izahta zorlanırken neyle izah etmek gerekir bunu netleştirmek gerekiyor.
Dünyanın bu sessizliğini ‘’ akıl tutulması’’ ile mi izah etmek gerekir, yoksa insani ve ahlaki değerlere sahip ‘‘gerçek lider kriterlerinin buharlaşması’’ ile mi izahı gerekir bunu nasıl algılamak gerekir bilemiyorum.
Dolayısıyla tutulan akıl da olsa, değer de olsa 2 yıl süren Gazze soykırımı ile göz yumulan aslında ‘’ küresel yönetim sorunundan doğan bir liderlik’’ kriziydi.
Batı ikiyüzlüydü. Zira demokrasi, özgürlük ve insan haklarını denilen olguları diline pelesenk eden batı, bunları kendi insanına reva gören sahte demokrattı.
Kendi halkı dışındakilere özellikle bu coğrafyanın insanına tepeden bakan dünya için gereksiz gören yok edilmesinin soykırıma tabi tutulmasının onlar için çok da bir öneminin olmadığını düşünen batı için bu coğrafya, çıkarları örtüştüğü ölçüde bir karşılık bir değer üretir.
Bunun örneğine yaklaşık 3 yıldır devam eden Rusya- Ukrayna savaşında şahit olmadık mı? Bu kirli savaşta ölen beyaz tenli sarı saçlı mavi gözlü çocuk ve annelere ağıt yakan batının, Gazze’de ölen esmer tenli kara gözlü çocuk ve annelere nasıl sessiz kaldıklarına tanıklık etmedik mi?
Bu çocukların talihsizliği bu kan ve gözyaşının hiç eksik olmadığı bu coğrafyada doğmuş olmaktır.
Nelere şahit olmadık ki 2 yıl süren Gazze soykırımında…
İsrail bombardımanı ile ölen 1,5 yaşlarında erkek çocuğunun ortadan ayrılan kafatasını birleştirmeye çalışan bir doktorun bunu yaparken akıttığı gözyaşlarına…
Veya kefenlenmiş çocuğunu kucağına alarak mezara götüren annenin feryatlarına…
Enkazdan çıkardığı çocuğunu hastaneye yetiştirmek için koşan babanın haykırışlarına…
Gazze’de anne olmak, baba olmak, kardeş olmak kısaca Gazze’de insan olmak bu bahtsız coğrafyada hele nefes alan her canlıyı katleden İsrail gibi bir terör devletinin baskısı altında var oluş mücadelesi verebilmek başka bir şeydi…
Ancak direndiler…
Onurlarını çiğnetmediler.
Hele bir Hamas vardı ki ülkesini savunan Siyonist çetelere Gazze’nin soğuk tünel ve delhizlerini dar eden bir Hamas…
Toplam 300 kişilik gücüyle yetimler ordusu…
Geçmişte Filistin davasında şehit edilen Filistin mücahitlerin evlatları…
Boyun eğmediler Batı menşeili zulüm ve işgale…
Tıpkı Türk kurtuluş savaşında zulme ve işgale boyun eğmeyen Anadolu çocukları gibi…
Onurlarını çiğnetmediler…
Hamas ve Gazze halkı tüm dünyaya direniş nasıl gösterilir, onur nasıl korunur onu öğretti.
Değerlerimizi inançlarımızı yitirdiğimiz bir dünyada; vatan nedir, onur nedir, nasıl korunur, zulme karşı nasıl dik durulur?
İşte bu değerleri hatırlattılar bize…
Minnettarız sizlere…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.