a
Behzat Tahir

Behzat Tahir

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Ne Kızı Veriyor Ne Dünürü Küstürüyor…

Ne Kızı Veriyor Ne Dünürü Küstürüyor…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABB Başkanı Mansur Yavaş, siyasi geleceği için makul bir kız babası görüntüsü veriyor. Ne kızı veriyor ne de dünürü küstürüyor…

Riski sevmiyor, olasılıklara kapısı kapalı her şey garanti olsun istiyor.

Ancak siyaset dünyasında garantiye oynamak için olağanüstü koşullara özgü özelliklere sahip olmak gerekiyor.

Yani her kesin her kesimin teveccüh göstereceği bir siyaset donanım alanından bahsediyorum.

Gelinen noktada sağ cenahtan gelen Mansur Yavaş’ın bugün en büyük şansı, muhalefet özellikle ana muhalefet kesiminde donanımlı ve her kesime hitap edebilecek yetenekli olduğu kadar yetkin bir figürün şu dönemde siyasette var olamaması yani muhalefet siyasetinin şu için bir ‘kaht-ı rical’’ dönemi yaşıyor olmasıdır.

Özetle muhalif siyasette siyaset adamı yetersizliğinden bahsediyorum.

Beypazarı belediye başkanlığından gelip Ankara siyasetinde var olmaya çalışan ve bunu da başaran Mansur Yavaş’ın dışarıdan bakıldığında en önemli eksikliği, 2019’dan bu yana iki dönemdir belediye başkanı olmasın rağmen Ankara için metro gibi önemli teknik projeler üretmeden sosyal projelerle durumu idare etmeye çalışan sıradan ve sığ bir belediye başkanı görüntüsü veriyor olmasıdır.

İşin enteresan tarafı bugünkü konjonktürde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la rekabet edebilecek tek siyasi figür görüntüsü veriyor olması ve bu koşulun asıl ateşleyicisinin ‘’ rövanşist siyasetin’’ bir parçası olarak muhalif kesimlerce sahipleniliyor olması gerçeğidir…

Bu durum akıl alır gibi değil diyor insan kendi kendine…

Dediğim gibi ciddi bir siyasi tez ortaya koymadan büyük bir siyasi mücadelenin tarafı olmadan pot kırma riski karşısında olabildiğince az demeç vererek muhalif sosyolojinin en güçlü cumhurbaşkanı adayı olarak muhalefet kesimlerince paylaşılamıyor. Hani derler ya koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman çelebi derlermiş…

Böyle durumlarda siyaset biliminin donanım ve liyakati esas alan tezini ters yüz edecek şu tez akla geliyor: ‘’ Fazla bir özelliğin olmasa da bazan konjonktür sizi öne çıkartabiliyor.’’

İşin garip tarafı CHP ve YENİ Parti böyle niteliksiz bir figürü paylaşamıyor.

CHP adına sözcü Müslüm Sarı: ‘’ Mansur Yavaş’ın CHP siyaseti içinde kaldığını’’ ifade ederken Mansur Yavaş adına konuşan Ankara Büyükşehir Belediye’si: ’’Henüz ortada bir seçim süreci olmadığını Sayın Yavaş’ın siyasi geleceğinin tartışmaların içine çekilmesini doğru bulmuyoruz’’ ifadelerini kullanıyor.

Mansur Yavaş gibi Ankara’yı yönetmekten aciz birinin kazara ülkenin başına geldiğinde ülkeyi nasıl yönetecek bunu bir düşünmenizi istiyorum?

Örneğin, son çeyrek asırdır çok yükseklere konulmuş ülke hizmet çıtasını, hangi tecrübe hangi birikim veya hangi kabiliyet ile aşacak?

Ülke son çeyrek asırdır önemli bir seviye atlamışken Mansur yavaş gibi bir profille eski Türkiye’yi yeniden önümüze getirecek yeni bir ‘’ duraklama devri’’ yaşar mıyız?

Gördüğümüz son 7 yıldır yönetimine şahit olduğumuz Mansur Yavaş devlet idaresinde inisiyatif almayan kişiliği ile o eski köhne ve klasik cumhurbaşkanı profillerinden ayrı bir profil çizmeyeceği veya çizemeyeceği şüphe götürmeyecek kadar ortada…

Zira bugün kendi kişisel geleceği için siyasette risk almayan birisi, gelecekte en kritik durumda devlet yönetiminde gerektiğinde nasıl risk ve inisiyatif alacak bu büyük bir soru işaretleri barındırıyor.

Ne şiş yansın ne kebap misali, koltuk işgal etmekten öte gidemeyecek bir cumhurbaşkanı profili çizmesi olası böylesi bir siyasi figürün, son çeyrek asırdır elde ettiği toparlanma, telafisi yılları alacak bir kayba neden olabilir mi sorusunu Türk toplumunun her kesimden insanının kendisine sorması gerekiyor.

Bu durum Türk milletinin bir ferdi olarak sadece benim kaybım olsa sineye çeker geçer giderim ancak kayıp Türk devletinin kaybı ise buna müsamaha göstermek ülkesini seven her birey için vicdani bir meseledir.

Ben şahsen Mansur Yavaş’ın yerine olsam, eğer ülkemi seviyorsam sırf kendi statü kapma egom için bu yola çıkmışsam ülkemin geleceğini kendi hezeyanlarıma heba etmem, edemem.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na devam eder risk almayan mizacımla suya sabuna dokunmadan Ankara bedenime büyük gelse de yerel siyasette mevcudumu korumaya çalışırım.

 

 

 

Devamını Oku

Politik Ahlak Çıkmazı…

Politik Ahlak Çıkmazı…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün siyaseten bu sorunun cevabını vermek gerekiyor.

Politik amaç der her türlü ahlaksızlığı politikaya alet ederseniz politikayı yozlaştırır seviyesini düşürürsünüz. Bu zamanla gayrimeşru alanlara kayar anti demokratik kulvarda darbe ve diktatörlük heveslerinin önünü açar.

Yok politik ahlak derseniz bu güven ve demokrasi erdeminin daha da yücelip yerleşmesine zemin hazırlar.

Ahlak, erdem, saygı, hoşgörü, sevgi gibi değerler, yıldızlar gibidir. Elimizle tutamasak da bizler için yön tayin edici yol göstericidir.

Ve bir davanın mütemmim cüzi olarak işlevsellik kazanırlar. Ve bunlar üzerinden bir davaya fikir yolculuğuna bir değer atfedilir.

Dolayısıyla dava sahibi olmakta aynı zamanda ahlak sahibi olmayı gerektirir. Ve aynı izdüşümün farklı perspektiften bakışı açısını tanımlar.

Bu iki kıymet birbirlerinin alternatifi olamayacağı gibi biri olmadan diğeri tek başına bir anlam ifade etmez.

Ahlak, kudretli bir olgudur ve kapsam alanı oldukça geniştir. Günlük tabirler üzerinden ‘’ siyasal ahlak’’ ‘’meslek ahlakı ‘’ veya ‘’dava ahlakı’’ gibi onlarca terim üretmek veya onlarca terimi yan yana getirebilmek mümkündür.

Bugün maalesef kendimizden başlayarak dünyada ve ülkemizde önemli bir dava ahlakı ve siyasal ahlak sorunu olduğunu söylemek zorundayım.

Mesela bugün dünyada yaşanan kaosları, insanlığın kümülatif geleceğinden ayrı tutarak kan ve gözyaşlarından beslenen sadece kendi ülkelerinin ve kendi halkının çıkarlarını önceleyen devlet yöneticilerinin basiretsiz kişiliksizleşmesinin ‘’ çıkarcı’’ anlayışının yansımasından ayrı olarak düşünebilmek mümkün mü?

Veya zulüm ve gözyaşlarının nedenini bu anlayışın bir tezahürü olduğunu yok sayarak başka nedenlerle açıklayabilmek…

Dava ahlakı öncelikle her zeminde devleti ve tüm insanlığı önceler.

Dolayısıyla dava adamı olmak öncelikle nefsi arzulardan başlayarak ülkesini ve hatta dünyayı değiştirmeye kadar belli değerlerin hâkimiyeti için mücadele etmek bedel ödemekle mümkündür.

Politik ahlak ise önce kendi politik hırslarımızdan başlayarak ülkemiz ve dünya geleceği için hak-hukuk-adaleti herkes için gerçekleştirme hedefine siyasal zeminde siyaset marifetiyle amaca ulaşmayı esas alır.

Bu perspektiften sonra şunu söylemek zorundayım.

Son zamanlarda ülkemiz olağanüstü bir süreçten geçiyor. Bunu bilebilmek için birazcık basiret sahibi olmak yeterli olduğu gibi anlamak için olağanüstü zekaya sahip olmakta gerekmiyor.

Ancak bakıyorsunuz siyasetçisinden yazarına ülke içten ve dıştan hadım edilmeye çalışılırken ‘’ siyasal restleşme’’ veya ‘’politik rövanşizim’’ adına iktidarı sıkıştırıp belli siyasal saikler ve suni gündemlerle siyasal rant devşirme zeminine hevesli bir muhalefet figürüne tanıklık ediyoruz.

Muhalefetin amaç birlikteliğin iktidar kadrosunun ülkeyi dış tehdit ve terör belasından kurtarmak için odaklandığı amacı değersizleştirip bu çabaların yönünü başka alanlara çevirterek koşulların teşekkül ettirdiği zaaflardan yararlanılarak siyasal mesafe katedilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Siyasal ahlakı ‘‘amaca ulaşmak için her yolu meşru görerek’ değil, hedeflediğimiz amaca matuf değerleri meşru zeminde yaşayarak ve yaşatarak onlara her daim sahip çıkarak gerçekleştirebilirsiniz.

 Bugün muhalefetin hamleleri   fırsat bekleyen iç ve dış odaklara iktidarın meşruiyetini sorgulatmak adına her yolu mübah gören, doku uyuşmazlığı içeren bir boyut taşıyor.

Eğer siyaset belli değer ve ilkeler için yapılıyorsa bunun olmazsa olmaz gereği, her türlü siyaset tarzının veya siyasi ilişkinin dava ahlakı ve siyaset ahlak gibi değerler üzerinde yükselmesidir.

Dolayısıyla siyasette mesafe almak adına; toplumsal ve siyasal ahlakı yok sayarak hedef koymak siyasal ahlakı yozlaştırdığı gibi toplumsal ahlakı da yozlaştırır.

 

Devamını Oku

Yeni Tehdit Türkiye

Yeni Tehdit Türkiye
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu kavram son zamanlarda özellikle İsrail-ABD’nin askeri ve siyasi cephesinde yüksek perdeden dillendirilmeye başlandı bile.

Özellikle İsrail ordusunda geçmişte görev yapmış bazı yüksek rütbeli askerlerin son günlerde sıkça dillendirdiği ‘’yeni tehdit Türkiye’’ algısını, İsrail kamuoyunun da dışına çıkarak ABD’de bazı yüksek rütbeli ABD’li askerler yanında temsilciler meclisi ve senatodaki bazı siyasilerce de sıkça ifade edildiğini görüyoruz.

Tabi bunda en önemli etken Türkiye’nin özellikle son 20 yılda değişen ve dönüşen yüksek askeri potansiyeli olduğunu anlamak gerekiyor.

Özellikle kara savaşlarındaki üstün yeteneklerini son yıllardaki hava ve deniz gücüyle de tahkim ve teçhiz eden Türkiye, sadece bölgesinde değil dünyada da görünür bir güç olmaya askeri, siyasi ve diplomatik alanları iyi kullanarak gittikçe belirginleşen bir güç olarak İsrail başta Türkiye’yi hasım gören bazı ülkelerin bu gücün olabildiğince farkında olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Gelinen noktada İsrail- Yunanistan- Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üçlüsünün birleşik savunma konseptleri üzerinden Doğu Akdeniz’deki iş birlikleri, Güney Doğu Asya’da Türkiye’nin Hindistan karşısında Pakistan’a destek vermesinden dolayı İsrail-Hindistan stratejik iş birliği gibi yeni yapılanmalar Türkiye’nin güç potansiyeli doğrultusunda simetrik olarak gelişen iş birliği örnekleridir.

İşte Türkiye’nin bu üstün güvenlik mimarisi doktrini dosta güven verirken düşmana da korku veren  en önemli argümanı.

Son 7-10 yılın bölgesel ve küresel olayların hareketli takvimine bakıldığında örneğin, bu üstünlüğün saha yansımasını daha önce neredeyse tüm batının ve Rusya’nın  desteklediği Libya’nın doğusunu kontrol eden General Hafter’e karşı Libya’da, 44 günlük Ermeni-Azerbaycan savaşında Karabağ’da ve son olarak Baas rejimini deviren halk devrimini destekleyerek Suriye sahasında dosta düşmana ispat eden, düşmanlarının gecelerine katran döken Türkiye, İsrail’in kendi coğrafyasında ‘’ varoluşsal tehdit’’  algısı olarak anlaması için yeterli bir argümandı.

Başta İran olarak etiketlenen bu varoluşsal tehdidin yönü İran’ın sahada hırpalanmasıyla yön değiştirerek yeni aktör Türkiye, güçlenen anatomisiyle İsrail’e sırtlan tedirginliği yaşatırken aynı zamanda İsrail’in yeni korkulu rüyası yeni tehdit sahası olmaya başladı bile.

Artık İsrail’de biliyor ki düne kadar her istenilenin dayatıldığı ve kendine tehdit olmaktan çok uzak edilgen Türkiye’den gerektiğinde haklılığını dayatan etken yapıya geçiş yapan sadece bölgesinde değil bölgesi dışında da rol kapan rol değiştiren özne ülke konumuna geldi.

İsrail korkmalı mı?

Elbette korkmalı…

Sadece kendi topraklarıyla yetinmeyen temel motivasyonu metastaz yapmış bir kanser hücresi gibi yayılış gösteren İsrail, kan gölüne çevirdiği orta doğu coğrafyasındaki cürmünün bedelini ödemelidir.

Peki İran, emperyalistlerce kendisine ödetilmeye çalışılan bedel karşısında bu coğrafyada yaptıkları düşünüldüğünde çok mu masum?

Öldürülen Ali Hamaney’in İran Şia’sı, 13 yıl boyunca Suriye’de Beşar Esat’la birlikte 800 bin Sünni Müslümanın kanına girmiş Esad’ın Şebbiha denilen Alevi kökenli sivil ve suçlulardan oluşan paramiliter milislerince Sednaya   hapishanelerinde tecavüz ettiği Müslüman kadınların feryatları nasıl unutulabilir?

Kimyasal silah ve varil bombaları ile katledilen 40 bin çocuk ve uzuvları kopan 30 bin çocuğun feryatları İran’ın suçlarını örtbas edebilir mi?

44 günlük Karabağ savaşında can Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekleyen Türkiye’ye karşı İran PKK’SI PJAK’ı destekleyen İran rejiminin yaptıklarını unutmak mümkün mü?

Mezhep taassubuyla kör olmuş İran Şia’sının günahları saymakla bitmez!

Ancak biz Türkler, bize neredeyse yarım asırdır düşmanlık etse de komşuluk hukukunu hiçe sayamıyoruz Müslümanlar arasına nifak tohuma serpmeyi vazife edinmiş bu çürümüş zihniyete elimizi uzatıyor Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hep söyleyegeldiği ifadesiyle ‘’ Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yok bizim Şiilik diye bir dinimiz yok, bizim tek dinimiz var oda İslam’dır.’’ diyerek İslam ülkelerine sapkın rejimlerini ihraç etme gayretleri yerine tevhide, birliğe, beraberliğe  komşuluk hukukuna davet ediyor.

Ancak İran’ın kendi insanının refahını korumak ve büyütmek yerine ‘’ Şii hilali’’ paranoyası ile kendisi dışındaki coğrafyalara Şia rejimini ihraç etme motivasyonu ile hareket ederek komşuluk hukukunu yok saymaya devam ettiğini gördük ve görüyoruz.

Geldiğimiz noktada İran mı İsrail ve ABD’mi derseniz yine komşuluk ilişkisini öne çıkartarak ve güçsüzün yanında olmak ve tüm yaptıkları pahasına yine de ‘’İRAN’ın’’ yanındayız diyor İsrail içinse bir gün gelecek o gün için de ‘’ sizi bekliyor olacağız’’ diyoruz.

 

 

 

Devamını Oku

Siyasal Minyatürleşme…

Siyasal Minyatürleşme…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değerler ve ideallerimiz birer kutup yıldızı gibidir.

Ellerimizle tutamasak da bizler için yön tayin edici, yol göstericidirler.

İdealler bir değer üzerinde yürürken, değerlerde bir davayı ete kemiğe büründürmesiyle kıymetlidir.  Dava ise hedefe varılan son menzildir.

Dava, insanlık için sahiplenilip, savunulan bir fikriyattır. Bir tefekkürdür.

İktidar veya muhalefet fark etmez eğer gerçek bir davanın sahibiyseniz size toplumsal bir karşılık kazandırır.

‘’Dava-değer’’ bütünleşmesinde dava kişilere toplumsal bir değer kazandırırken kazanılan kişisel değerde davayı toplum önünde büyütür, yüceleştirir. Biri diğerinin bütünleyici parçasıdır.

Dolayısıyla bir dava sahibi olduğunuzu iddia ediyorsanız öncelikle bu ‘’ahlak ve edep’’ sahibi olmayı gerektirir.

Bunun siyasetteki karşılığı ise ‘’ siyasal ahlak veya siyasal edeptir’’

Son aylarda ülke siyaseti, ana muhalefetin hemen her türlü kirli operasyonlarına tanıklık etti ancak genel başkan Özgür Özel’in siyasal edepten yoksun ‘’ küfür seremonisine’’ tanıklık etmemişti.

Düşünebiliyor musunuz bir genel başkan çıkıyor partisinden istifa eden Ankara/Keçiören belediye başkanı Mesut Özarslan’a ağza alınmayacak küfürlü yazışmalar yapıyor ve yaptığının yanlış olduğunu anlayınca da anında siliyor.

Siyaset üretemeyen ana muhalefet küfür üretmede oldukça mahir ayrıca siyasette yaşattığı seviye düşüklüğü hat safhada…

İşin enteresan tarafı bu küfür hadisesi parti yönetimi tarafından o kadar içselleştirilmiş ki çıkıp birisi bu edepsizliği yumuşatmak yerine ‘’ağzına sağlık’’ minvalinde bu edepsizliğe destek verebiliyor.

Gerçekten şaka gibi…

Ülkenin en köklü partisinin genel başkanı çıkıp hoşuna gitmeyen bir vaka karşısında birine ağıza alınmayacak küfürler sarf edebiliyor.

Siyasette özellikle genel başkansanız öncelikle nefsi arzu ve heveslerinize yeri geldiğinde hoşunuza gitmese de ağzınıza kelepçe vurmak zorundasınız.

Dolayısıyla siyasal zeminde ‘’ militanvari’’ siyaset ile kişiliği küçültmemek veya pespayeliğe dönük ‘’ enfekte siyasete’’ alan açmamak buna tevessül etmemek gerekir.

Veya ‘’politik rövanşizim’’ veya ‘’ politik restleşme’’adına belli suni gündemlerle ‘’siyasal ahlakı’’ yapay bir mecraya hapsederek siyasal ikbal uğruna bir siyasal zemin hazırlanmaya çalışmamak gerekir.

Zira siyasal hedefler ‘’makyavelizm’’in’ güzergahında ‘‘amaca ulaşmak için her yolu meşru görerek’ değil, hedeflenen amaca matuf meşru değerleri; meşru zeminde yaşayarak hatta yaşatarak her daim bunlara sahip çıkılarak gerçekleştirilebilir.

Bugün ana muhalefetin politik ahlak çıkmazı her yolu mubah gören, siyasal ahlakla çelişebildiği gibi bu milletin genetiğindeki farklı doku uyuşmazlığını da içeren bir boyut taşıyor.

Eğer siyaset belli değer, ahlak ve ilkeler için yapılıyorsa ki olması gereken siyaset tarzı bu, siyaset ahlakı gibi değerler üzerinde yükselmesidir.

Zira siyasette mesafe almak adına; toplumsal ve siyasal edebi yok sayarak hedef koymak sadece siyasal ahlakı yozlaştırmaz aynı zamanda toplumsal ahlakı da yozlaştırır, yok eder.

Dolayısıyla fikri değerlerin siyasal ahlak zemininde bir alan tanımlaması ancak, halkın tercihinin gereği demokratik meşru yönetsel değerlere, kurumsal kazanımlara, toplumsal değerlere, halkın taleplerine toplumsal ve siyasal edep ile saygı gösterilerek gerçekleştirilebilir.

Ekrem İmamoğlu’nun gölge ve güdümünde rüştünü ispat etmeye çalışan ana muhalefet genel başkanı Özgür Özel, sığ siyasi hedefler ile yol almaya çalışırken bunu işe yarar ciddi projelerle değil sağa sola sataşarak ona buna küfrederek gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Bu politikada bir nevi siyasal minyatürleşmedir.

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Entelektüel Zorbalık

Entelektüel Zorbalık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu ülkede gerek siyaset sosyolojisi ve gerekse siyaset psikolojisi olarak toplumsal izdüşümün bir yansıması olarak yaşadığımız her şey aslında bir ‘’değerler mücadelesidir.’’

Yaşam biçimi olarak kendi inanç, ahlak, kültür ve yaşam tarzı olarak kendi değer setlerimiz üzerinde yaşam tezini öne çıkarmak veya kendi değer setlerimizi inkâr ederek her yönüyle batı değer setleri üzerinde bir yaşam biçimini kendi yaşam biçimimiz olarak öne çıkarmak…

Bugün siyasetten toplumsal etkileşime yaşadığımız her şey bu iki farklı değer setlerini öne çıkarma ve bunun üzerinden siyaseti ve toplumsal yapıyı şekillendirme çabasıdır.

Buna sosyoloji literatüründe ‘’paradigmalar mücadelesi’’ diyoruz.

Bu mücadele yüzyıl önce de vardı bugün de var yarın da var olmaya devam edecek.

Bu mücadele toplumsal alanın bütün mecralarında kendini hissettirse de pratikte en etkili olduğu alan olan politik mecrada daha etkin gerçekleşme imkânı bulmuştur.

Yani fikri değerlerin en önemli enstrümanı olan politika, düşünce kavramının demokratik çerçevede toplumsal bünyeye enjeksiyonu yönüyle her daim en kullanışlı araç olagelmiştir.

Politika en kullanışlı araç olarak bazen belli vesayet odakları tarafı bazanda bu vesayet odaklarına stepne vazifesi gören entelektüel çevre bu amaca aracı olmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarına bakın! Rejim yeniden inşa olurken okuma yazma oranı düşük bir toplum olarak bir nebze okumuş kesim devlet hizmetine alınmış ve bu kesim üzerinden tek parça monolitik bir toplumsal yapı, fikir hiyerarşisi bağlamında da tek renkli monokromik bir fikri değer oluşturulmaya çalışılmıştır.

Toplum o günden düne kadar, devlet iktidarını her daim elinde tutan ve iktidarın getirdiği nimetleri kullanarak kanlanan ve sermaye zümresini temsil eden ‘’ mali oligarşik’’ yapının sahibi seçkin ‘’ Beyaz Türkler’’ ile bunların dışında kalıp iktidarın ve gücün dışında tutulan vasıfsız ve gereksiz çoğunluk olarak kabul gören ‘’ötekiler’’ şeklinde kategorize edilmiştir.

Bu zihniyetin aydın geçinen kesimini temsil eden entelektüel elitistler, her daim kendilerini iktidara namzet saymışlar kendileri dışındaki oluşumları ise hep kifayetsiz ve hakir görerek bunları çoğulcu demokrasiye geçildiği 1946 ve iktidarı kaybettikleri 1950’li yıllara kadar sadece şekli demokrasinin bir aracı olarak kabul etmişlerdir.

Yani düne kadar, nüfusun yüzde yirmi beşini oluşturan kesim yüzde yetmiş beşi yönetmiştir. Entelektüel despotizmin tahakkümünün hissettirildiği bu durum sosyolojik literatürde ‘’ demokratik elitizim’’ yani seçkinlerin demokrasisidir.

İktidarın el değiştirmesiyle bugün dahi devam eden, bünyede hazımsızlık sendromu oluşturan sindirim zorluğunun sebebi bu izdüşümünün siyasal mecraya yansımasıdır.

-Geçmişte yaşanan 1960 ihtilali ve Adnan Menderes’in idamına giden yolu bundan ayrı düşünmemeliyiz.

-1970 ve ara dönemlerde yaşanan birçok muhtırayı,1980 ihtilalini,28 Şubat’ı, 27 Nisan 2007’de yaşanan cumhurbaşkanlığı krizini, 2010 yılında cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesine yönelik referanduma karşı duruşu bu anlayışın pratize ettiği siyaset mühendisliğinin projeksiyonundan farklı düşünmemeliyiz.

Veya 15 Temmuz darbesine cüret eden cuntacıların bu cüretkarlığına darbe tehlikesinin paratonerize edilip etkisizleştirilmesine kadar ki sürede acaba darbe başarıya ulaşabilir mi beklentisiyle sessiz kalarak zımni olarak destek veren bilindik çevrelerin bu duruşunu bu mantalitenin tezahüründen farklı düşünmemeliyiz.

Mesela 15 Temmuz’u iyi analiz ederseniz meydanlarda haykıran, tankların altına yatan ve şehit edilenler her daim köşe başlarını tutmuş bir avuç sözde entelektüel azgın azınlık değil bu ülkede dünden bugüne zenci muamelesi görmüş vatanını karşılıksız seven işçi, memur, çiftçi, esnaf çocukları gibi toplumun ezilen aşağılanan insan profili görürsünüz.

Son yirmi yılda bu kesimlerin her alanda ‘’muktedir olma’’ potansiyelleri yavaş yavaş avuçlarının arasından kayıp gitse de zenginlikleriyle hala ülkenin kazanımlarından en fazla faydalanan kesim olma özelliklerini dünden bugüne biriktirdikleri büyük sermaye varlıklarıyla devam ettirdiğine şahitlik edersiniz.

Yaşadığımız son yıllardaki yüksek enflasyon sonuçlarından en fazla etkilenenlerin;  yaşadıkları geçim sıkıntılarına rağmen ‘’yeter ki devletim’’ ayağa kalksın ben bir şekilde idare ederim diyen düşük veya orta gelirli kesimlerin ‘’ötekileştirilen ötekiler’’ olmasına rağmen bugün de yine en fazla bağıranların güçlü ‘’sermaye birikimleriyle’’  düne kadar sermayeyi elinde tutan TÜSİAD gibi bu sermaye kesimlerinin ya da kendini aydın sayan sıradan vatandaşı kendi zihin dünyalarında küçük gören bu düşünceyi temsil eden ‘’seçkinci demokrasi’’ aşığı ‘’ entelektüel zorbalar’’ olduğunu görürsünüz.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.