a
İsmail Şimşek

İsmail Şimşek

05 Haziran 2026 Cuma

İçimizdeki Uzaklar…

İçimizdeki Uzaklar…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dönüşürken, dönüştürmek bir iddia işidir.

Zaman tünelinde geriye doğru otuz belki kırk yıl öncesine bir yolculukta dün ile bugünü mukayese ettiğinizde zamanla birlikte beklenti ve önceliklerin niteliğinde de bir değişim ve dönüşüm yaşandığını görürsünüz.

Misal,1980 öncesinde vatandaşın önceliği; evde siyah beyaz televizyon, sokaktan temin edebileceği ise gaz yağı, tüp, şeker, yağ kuyrukları idi. Devir stokçuların karaborsacıların devriydi. O dönemde siyaset, vatan sathında koalisyon ve iç çatışmalarla uğraşırken, yaşanan yönetsel yetersizlikler nedeniyle önceliği karaborsacılara rağmen vatandaşın yağ, şeker, tüp vb. gibi temel ihtiyaçlarını giderebilmekti.

Yanlış duymadınız. Siyaset 80 öncesinde bunlarla uğraşıyordu. Bugün bizlere tuhaf gelse de tüm bunlar dünün paradigması olarak bu ülkenin gerçekleriydi. Vatandaşı için tüm bunlar bugün sıradan görülse de karşılığı bildiğimiz nitelik tanımına uymayan o dönemin toplumsal öncelikleriydi. Derken bütün bunlar aşıldı. Öncelikle birlikte önceliğin niteliğinde de değişiklikler oldu.

Özal’lı yıllar gelip çattı.1983’te iktidara gelen ANAP, gelişiyle birlikte birçok şeyi değiştirdi dönüştürdü. Ülkede değişim rüzgarları yaşanmaya başladı. Gaz yağı, şeker, tüp ve yağ kuyrukları sıradanlaşıp temel ihtiyaçlar olarak yerine otururken öncelikli ihtiyaç olmaktan çıktı yerini dışa açılımla birlikte teknoloji transferleri üzerinden bilgisayarlar, renkli televizyonlar, cep telefonları aldı.

Özal’ın 1993’te ölümüyle birlikte Demirelli yılları yaşadık. Özal’la birlikte kısmen kırılan vesayet muamması Demirel’le birlikte yeniden gündemi işgal etmeye başladı. Ülke bu dönemlerde 28 Şubat’ı yaşadı. Yazılı ve görsel basın marifetiyle Ali Kalkancılar, Müslüm Gündüzler Fadime Şahinler kurgusu gündemiyle rejim tehlikesi bahane edilerek parti kapatma çabaları yoğunlaştı, ayyuka çıktı.

Bu dönemde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Refah-Yol hükümetine dönüşümlü olarak ekonomi profesörü Tansu Çiller’in başbakan olarak görevlendirilmesiyle birlikte ‘’ iki anahtar’’ vaadi vatandaşta büyük bir umut yarattı. İki anahtarla kastedilen ‘’ ev ve araba’’ idi.

Dönem kriz ve kaos dönemi olsa da öncelikler iki anahtar rüyası üzerinden nitelik değişikliğine evrilmişti. Artık çıta yükselmiş beklenti irtifa kaydetmişti.

Ancak ne var ki 1994’teki 5 Nisan kararları ile ülke, beklemediği bir şekilde bir devalüasyon yaşadı. Para pul oldu. Bankalardan alınan krediler faiz oranındaki artışa paralel yükseldi. Vatandaş aldığı krediyi ödeyemez hale geldi. Dövizle borçlananlar geri ödemelerini kat ve kat yüksek meblağlar üzerinden ödemek zorunda kaldılar.

Derken, 2000 yılında dönemin anayasa mahkemesi eski başkanı Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanı seçilmesiyle Sezer dönemi başladı. Vesayetin dip noktasıydı bu dönem. Üçlü mutabakatla getirilen Sezer, üçlü koalisyon için ‘’ evdeki hesabın çarşıya uymadığı’’ bir atmosferi yaratmıştı. Anayasa kitapçığının merhum Ecevit’in suratına fırlatılması 2001 krizini doğurdu. Koalisyon krizin derinleştirdiği hasarla uğraşmaktan hükümet vatandaşa bir şeyler sunmada yetersiz kaldı. Dönemin sancılarıyla birlikte MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışı ile birlikte süreç 2002 seçimlerine evrildi.

Ve 3 Kasım 2002 seçimle sonuçları ile ülkemiz Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığında AK Parti hükümetiyle tanıştı. İktidara gelişinin 3.ayında olağanüstü hali kaldırmasıyla değişimin sinyallerini vermişti bile.

Ancak siyasal doktrinlerinde önemli değişiklikler olsa da geçmişte Refah Partisi’nin yaşadığı vesayet koşullarının benzerlerini Ak Parti’de yaşadı. Askeri, Yargı ve bürokratik vesayet başta medya diğer vesayet odaklarıyla mücadele yönüyle bu alanı artık tehlike alanı olmaktan uzaklaştırırken beraberinde büyük dönüşüm ve değişimleri de ihmal etmedi.

Kabul edelim veya etmeyelim bir kırılma noktası yaratan iktidar partisi ülke milli geliri 2002’de 238 milyar dolar iken, tam 7 kat büyüterek bugün 1,6 trilyon dolara dayandı. İhracat 36 milyar dolar iken, bugün 275,8 milyar dolara ulaştı. Hazinenin döviz rezervi 8 kat arttı. Ulaşımda, sağlıkta, savunma sanayinde, sosyal politikalarda önemli mesafeler alındı. IMF’ye olan 23,3 milyar dolar borç 14 Mayıs 2013 tarihi itibarıyla bu dönemde ödendi.

Vesayetin ilk kırılmaya başlandığı 2007’den itibaren gelinen noktada Türkiye’nin bölgesel güç olması, kendi kararlarını alabilecek yetkinliğe tekamülü batıyı rahatsız etti. Dış ve iç operasyonlarla terörün belini kırması, başlarını dışarıya çıkartamayacak hale getirerek inlerine hapsetmesi, portatif terör örgütleriyle müdahaleye alışmış olan içimizdeki ve uluslararası güç odaklarını ambale etti.

Bugün geldiğimiz noktada tüm bunları neredeyse çeyrek asırda gerçekleştiren AK Parti ‘’ sıradanlığı’’ siyaset çöplüğüne hapsederken, özgüvene dayalı ‘’ sıra dışılığı’’ siyasetin bir parçası haline getirdi.

Bir nevi ideolojik bağlamlı klasik siyaseti başarılarıyla kötürüm ederken, hep laf üreterek siyasette başarıyı yakalamış eski alışkanlık siyasetini yani ‘’ slogan siyaseti’’ Türk toplumuna teşhir ederek durumu idare etme tarz tipi siyaseti itibarsızlaştırdı.

Biri bu iktidarın ve Erdoğan’ın Türk toplumuna kazandırdığı en önemli şeyi iki sözcükle ifade et dese ‘’özgüven inşası’’ derim.

Türk toplumunun zihniyetini, fikir kodlarını dönüştürürken beraberinde muhalefetin bu güzergahtaki klasik siyaset algısını değiştirirken dönüşümüne alan açtı ve siyaset çıtasını çok daha yükseğe taşıyarak proje ve hizmet bazlı siyaset üretmeden bu hedefe ulaşılamayacağı algısını muhalefetin zorunlu alanı haline getirdi.

Ayrıca bunun yansımasını muhalefetin eski alışkanlıklarını yıkıp vatandaş odaklı düşünme, slogan değil proje ve hizmet siyaseti üretme paradigmasındaki değişikliklerinde göremesek de en azından buna zorlandıklarına tanık olduk.

Bu yazımda siz saygıdeğer okurlarım için geçmiş zaman olur ki diyerek içimizdeki uzaklardan  bugünlere dair bir fikir sörfü yapalım istedik.

 

 

 

Devamını Oku

Ben Kemal Geliyorum!

Ben Kemal Geliyorum!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstinaf mahkemesi sonunda kararını verdi ve CHP için mutlak butlan kararı çıktı.

4-5 Kasım 2023’te yapılan Özgür Özel’in CHP’ye genel başkan seçildiği 38.olağan kurultayı iptal etti.

Bu kurultayla CHP’nin 8.Genel Başkanı seçilen Özgür Özel,  mahkemenin verdiği bu kararla yaklaşık iki buçuk yıllık şaibelerle geçen genel başkanlık serüveni sanki hiç yaşanmamış gibi sona erdi.

Sanki bir rüyaydı yaşındı bitti.

O artık sıradan bir Manisa milletvekili…

İyisiyle kötüsüyle eğrisiyle doğrusuyla eksiğiyle fazlasıyla ortada bir yargı kararı var. İçimize sinmeyebilir kızabilir hatta öfkelenebiliriz.

Ancak bu kararı tanımıyorum demek hukuk sistemine karşı eylem bazlı alternatif arayışlar içinde olmak partiyi tüm bu yaşatılanlardan sonra daha da dibe çeker.

Geçmişe dönük bunca örnek varken bu yola tevessül etmek ciddi zarar verir siyasete…

90’lı yılların ikinci dönemini hatırlayalım. Tam kaos yılları…

Askeri vesayet yanında yargı ve medya vesayetinin zirvede olduğu toplumları ayrıştırdığı yargının medyadan servis ettiği gazete kupürleriyle döneminin iktidar ortağı olmasına rağmen önce Necmettin Erbakan’ın Refah partisi  sonra Refah partisinin kapatılmasıyla yerine gelen Recai Kutan’ın Fazilet partisi irtica yuvası olduğu düşüncesiyle nasıl kapatıldığını,  27 Nisan 2007’de asker tarafından dayatılan e -muhtıra ve 367 garabetini yine gazete manşetleri delil olarak kullanılarak AK Partiyi kapatma girişimlerini iktidar partisi olmasına rağmen kesilen hazine yardımlarını hatırlayalım. O dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu  yargı kararlarını eleştirdi ancak tanımıyorum uymayacağım demedi. Devlete zarar gelir düşüncesiyle devletin mahkemelerine karşı aşağılayıcı bir dil kullanmadı.

Tabi gelinen noktada mahkemece verilen bu mutlak butlan kararının ciddi sonuçları olacağı ortada.

Bu mutlak butlan kararına göre 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38.kurultay hiç yapılmamış kabul edilecek, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi olduğu gibi CHP yönetimini devralacak.

Yani 38.kurultayla işbaşına gelen Özgür Özel ve ekibinin parti tüzel kişiliği altında yaptığı her şey yok hükmünde sayılacak alınan kararlar geçersiz sayılacak, son iki buçuk yıl için hiçbir şey yaşanmamış kabul edilecek.

Akşam üzeri verilen karara karşı parti meclisinden direnme kararı çıktı. Bu şu demek Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi parti genel merkezine gelirse içeriye sokulmayacak darp edilme pahasına içeriye alınmayacak.

Biraz tanıyorsam CHP’yi bu fırtına çok sürmeyecek kısa zamanda bugün kasırga gibi uğultu yapanların önemli bir kısmı kısa zamanda yüzleri okşayan melteme dönüşecektir.

CHP’de parti aidiyeti partiye sadakat partiyle illiyet bağı güçlüdür. Çünkü CHP bir kimlik partisidir ve CHP kimliği kendi seçmeni için önemlidir.  Ancak bunu parti genel başkanları veya partiyi yöneten kadrolar için söyleyebilmek mümkün değildir. Parti liderleri değişir buna paralel olarak liderlere bağlılıkta değişir. Bir nevi kral öldü yaşasın kral mantığı hakimdir parti tabanında…

DEM partide de parti kimliği öne çıkar ancak sağ partilerde parti kimliği yoktur. Lider kimliği önceliklidir. İşte bundan dolayıdır ki CHP 103 yıldır değişimlere uğrasa da CHP kimliği altında bütünleşme artmış %30’lara son yerel seçimlerde %37’lere çıkmış hiçbir zaman %25’in altına düşmemiştir.  Birde sağ partilere bakın tek başına iktidar olmuşlardır ancak parti kimliklerini koruyamayarak erimiş ve yok olmuşlardır.

2024 yerel seçimlerinde iktidar partisi emekliye zam yapmadığı için yaklaşık %10 civarı kendi seçmen tabanı sandığa gitmemiş AK Parti’yi ikinci parti yapmıştır. Aynı şeyi CHP iktidarı yapmış olsaydı CHP seçmeni buna bir gerekçe bulur sandıktan şaşmazdı. Ana muhalefet partisi CHP’nin son bir yılda siyasette yaşattıklarını AK Parti yaşatmış olsaydı AK Parti anketlerde dibe vururdu. Geçmişte CHP tabanının hep sağ seçmen için vurguladığı ” bağnazlık” kavramı aslında kendi ideolojik perspektiflerinin bir parçası olduğunu yukarıda ifade ettiğim argümanlarla desteklemiş oluyoruz.

İşte bunun içindir ki CHP’de CHP kimliği tartışma konusu olmaz ancak genel başkan veya liderlere bağlılık CHP’lilik kimliği kadar tavizsiz değildir. Değişime göre değişir  koşullara uyum çabuk gelişir ve gerçekleşir. Sağ partilerde lidere sadakat ve bağlılık öncelikli iken CHP’de lidere değil partiye sadakat öncelikli ve ön plandadır.

Mesela CHP’de histeri düzeyde iktidar olma hevesi vardır. Bu histerik heves iktidarı elde ederek olabildiğince iktidar nimetlerinden faydalanmak üzere kurgulanır. Yoksa CHP’nin kuruluş kodlarını bir tarafa koyarsak bir ülke davası veya büyük Türkiye iddiası yoktur.

Gelinen noktada Kılıçdaroğlu’nun 2,5 yılık süreçte parti genel başkanlığına aş erdiği partinin başına gelmesi durumunda neler yapabileceğini ince ince hesap ettiği düşünüldüğünde parti yönetimini bir daha İmamoğlu ve Özel gibilere bırakmayacağı düşünüldüğünde dava-çıkar ilişkisinde tercihen gelecek seçimde yerlerini garantiye almak isteyecek milletvekillerinin Kılıçdaroğlu’nun etrafında toplanacaklarına birlikte şahitlik edeceğiz.

Kılıçdaroğlu’na telefon ve ziyaret trafiğinin hız kesmediğine partiye geldiğinde karşı kitlenin içeriye sokmama çabalarına karşı kendi yandaşı milletvekillerinin bu engellemelere karşı hamlelerine tanıklık edeceğiz.

İfade ettiğimi gibi CHP’de partiye vefa vardır lidere vefa yoktur sadece çıkar vardır.

Hatta son gelen haberlere göre Özgür Özel’in çevresi yavaş yavaş boşalmaya başlamış bile. Kılıçdaroğlu’nun telefon trafiği artmış ve telefonları susmuyormuş.

Bu arada Özgür Özel’de ilk hamlesini yapmış kararı Yargıtay’a taşımış. Kılıçdaroğlu boş durur mu oda ilk hamlesini yaparak Yargıtay’a başvuru yapan avukatları azlettiğini söylemiş.

Son günlerde tıpkı vahşi batının kovboy filmlerini aratmayacak bir düelloya tanıklık ediyoruz.

Yani demem o ki dünlerde Kılıçdaroğlu’na şans tanımayanlar gelse bile artık ondan bir şey olmaz diyenler bugün araziye uyum sağlama peşinde konutunun etrafında dolaşıyorlar onunla kontak kurabilmek için fırsat kollama çabasındalarmış.

Son haberlere göre Kılıçdaroğlu’nu arayıp tebrik telefonu açan milletvekillerinin sayısı 100’u devirmiş bile…

Lidere Vefa, CHP için İstanbul’da bir semtin isminden öte bir şey değildir.

Dediğim gibi atomu parçalamak CHP’de vefa aramaktan daha basittir.

Güç, işte böyle bir şeydir. İstisnalar dışında insanoğlu fıtratı gereği güce yatar. Gücün kendisine sağlaması olası fırsatlarına kapı aralamak ister.

Son günlerde sosyal medyada bir Kemal Kılıçdaroğlu repliği ortalığı kasıp kavuruyor.

Rahmetli Kemal Sunal ve Cüneyt Arkın’ın filmlerinden alıntılanarak ” Kemal” karakteri üzerinden güldürücü ve bir o kadarda eğlendirici bir repliği paylaşım yapmışlar. Replikte telefon avizesini kaldıran Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu hiç beklemedikleri şekilde karşı telefondan şu sesi duyuyor: ‘’ Ben Kemal, geliyorum!’’

Bu sesi duyan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun paçaları tutuşuyor tabi…

Devamını Oku

HUKUK mu GUGUK mu?

HUKUK mu GUGUK mu?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Guguk kuşunun vefasızlığını ve ihanetini hemen hepimiz okumuşuzdur.

Guguk kuşları, genellikle kulaçlaya yatıp yavrularını çıkarmak yerine onun adına böyle bir görevi üstlenecek yuvasına yumurtalarını koyacağı saf bir dağ bülbülü arar.

Ve bir gün gözüne kestirdiği bir dağ bülbülünü pür dikkat izlemeye başlar. Sabırlı bir bekleyişten sonra dağ bülbülünün bir boşluk anını yakalar ve çaktırmadan yumurtalarını onun yumurtalarının arasına karıştırarak yuvasına bırakır. Nereden geldiğini anlamadığı bu guguk kuşu yumurtasını kendi yumurtalarından biri zanneden dağ bülbülü,  diğerlerinden önce çıkan Guguk kuşu yavrusunu kendi yavrularından birisi zannederek beslemeye başlar.

Beslemeye başlar başlamasına da asıl sorun bundan sonra başlar. Zira Guguk kuşu yavrusu, kendi varlığına tehdit gördüğü yumurtadan sonradan çıkan dağ bülbülünün yavrularını anne dağ bülbülünün olmadığı bir zamanda yuvadan aşağıya atar ve  kendisini besleyip büyüten dağ bülbülüne, bencilliğinin getirdiği hırsla yavrularını aşağıya atıp öldürerek karşılık verir. Kendisine altın tepsiyle sunulmuş mücadelesiz yaşamı, dağ bülbülüne hileyle aldatmacayla ihanet ederek öder. Konumuz dağ Bülbülü ve Guguk kuşu yavrusunun hikâyesi ve ihaneti değil elbette.

CHP’de Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 38.olağan kongreyi hepimiz hatırlıyoruz. CHP’nin kendi içinden eski Hatay belediye başkanı Lütfi Savaş gibi isimler ve bazı delegeler bu seçimde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla ilgili dava açmış seçimin iptalini, hükümsüz sayılmasını talep etmişti. Ankara 42.Asliye Hukuk Mahkemesi yerel mahkeme sıfatıyla 24 Ekim 2025 tarihinde davanın reddine karar vermiş dava istinafa taşınmıştı.

CHP’nin bu 38.kurultayında eski İstanbul belediye başkanı İmamoğlu ve ekibi, şu an yargılandıkları davanın da sebebini oluşturan yolsuzluk ve usulsüzlüklerle elde edildiği iddia edilen paraların belli bir kısmını pavyon gibi akla en son gelebilecek yerlerde kurultay delegelerine dağıtarak seçimi kazanmış Özgür Özel’i genel başkan seçtirmişti. Seçtirmişti seçtirmesine de son ana kadar seçimi kesin kazanacağını sanan Kemal Kılıçdaroğlu’na olmuştu olan.

Kemal Kılıçdaroğlu, saf dağ bülbülü misali Özgür Özel ve İmamoğlu gibi  Guguk kuşlarını  partiye kazandırmış, özellikle Özgür Özel’i  yanına almış yıllarca onu grup başkan vekili sıfatıyla yanından ayırmamıştı.

Ekrem İmamoğlu gibi Türk siyasal tarihinin gördüğü en tehlikeli ismi AK Parti’de kapı aşındıran AK Parti’nin daha o zamanlar tehlikeli görüp içine almadığı böyle bir ismi önce Beylikdüzü ilçe başkanı sonra Beylikdüzü belediye başkan adayı  en son ise İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı yapan belediye başkanı olmasına vesile olan Kemal Kılıçdaroğlu, bu hatasıyla hayatının en büyük ihanetini yaşamıştı.

Tabi sonuçta insan neyi yaşatırsa onu yaşarmış. Kılıçdaroğlu’da rahmetli Baykal’a Guguk kuşu gibi davranmış oda benzer bir entrikayla CHP’nin başına geçmişti. Muhtemelen diğer iki Guguk kuşu Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’da aynı şeyi düşünmüş olmalılar ki kafalarında kurguladıkları ihaneti Kılıçdaroğlu’na da yapmakta bir sakınca görmediler.  Artık entrikaların, iç mücadelelerin, kumpasların olağan hale geldiği sıradanlaştığı CHP’de,  yarın bir başkasının Özgür Özel’e, en güvendiği etrafındaki isimlerden birileri tarafından aynısı yaşatılırsa sakın şaşırmayın. Zira karşımızda ihanetin, her türlü dalaverenin kırıla gittiği bir ana muhalefet gerçeği var.

38.kurultayın reddine yönelik dava istinafta ve Mayıs’a bu aya ertelendi demiştik. Karar ne zaman çıkar nasıl sonuçlanır bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey işin, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu gibi Guguk kuşlarının bir taraflarının ‘’yusufçuk ‘’ çekeceği bir sürece gidiyor olmasıdır.

Tabi bu kurultayın iptaline yönelik ‘’mutlak butlan’’ kararı verilirse koca parti ellerinden gittiği gibi ellerindeki tepe tepe kullandıkları konforunda gidecek olmasıdır bu çırpınışın gerekçesi. Dolayısıyla ortalık toz duman olurken  bu toz duman içinde ortada ne Özgür Özel ne İmamoğlu ne de Mahir Başarır gibi CHP’yi tepe tepe kullanan bir güruhun kalacak olmamasıdır bu telaşın sebebi. Zira seçim iptal edilir seçim öncesindeki kadro yani Kemal Kılıçdaroğlu başta kurmay ekibi yeniden partinin başına gelirse bunların tamamı partiden tasfiye edilirken kesin ihraç mekanizması sonuna kadar işletilecektir muhtemelen…

Bugün Ankara’nın adliye koridorlarında Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu tarafları birbirlerini davayı belli bir duruma çekmek için kovalarken aynı zamanda bu koridorlarda hâkim, dışarıda cumhur ittifakı tarafından siyasetçi kovaladığı düşünülürse mutlak butlan kararı verilmesi yönünde bir durum sadece CHP içinde değil kamuoyunda da bu sonuç satın alışmış gibi görünüyor.

Gelinen noktada mutlak butlan kararı çıkması, bir kırılma noktası bir milat olacak Türk siyaseti ve adaleti için. CHP’nin bu 38.olağan kongresinde mutlak butlan kararının çıkması niçin önemli derseniz.

Bu kongrede para karşılığında şahsiyetler, iradeler ‘’ pavyonlarda’’ satın alınmış olması yanında İstanbul’da yapıldığı iddia edilen yolsuzlukların bir ucu bu seçim sonucuna dolayısıyla CHP gibi 103 yıllık bir partiye bulaştırılmış olması Türk siyaseti için acı bir durumu yansıtırken  siyasetin bu girdaptan çıkması için Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle CHP’nin arınması, entrikalarla anılan partinin itibarlı bir düzleme yeniden çekilmesi gerekiyor.

Burada mutlak butlan kararı çıkması niçin önemlidir derseniz şunun için önemlidir.

  • Hukuk, tereddüt etmez. Ederse devlet zafiyete uğrar. Zira devletin dini adalettir.
  • Bu bir tercih olmamalıdır. Bu hukukun kendi varlığını koruma imtihanıdır.
  • Hukuk, toplum tepki verir, birileri rahatsız olur, ortalık karışır diye geri adım atmamalıdır.
  • Verilecek karar, hukukun var olup olmadığının manifestosu olacaktır.

Bugün bir siyasi parti için hukuk teğet geçilirse yarın herkes kendi hukukunu kendisi belirler kendi mahkemesini kendisi kurar. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ifadesiyle ‘’hukuk adamları önlerine gelen dava dosyasının kapağına bakmaz içindeki delillere bakar.’’

Örneğin, Gülistan Doku cinayetinde sanık, valinin oğlu diye nasıl örtbas etme yoluna gitmediysek, valinin bu cinayeti gizleyen tarafı olduğu iddiası karşısında devlete zeval gelir düşüncesiyle tutuklanması için inisiyatif ortaya koymamış olsaydık insanlar kendilerine ‘’ adaleti mahkeme salonlarında mı aramalıyız yoksa sokaklarda mı?’’ sorusunu sormazlar mı?

Gelinen noktada her şey ortada iken taraflı tarafsız her kesimden kamuoyu, buna kongrenin iptal edilmemesini isteyen mevcut CHP yönetimi dahil karar lehlerine olsa da bu ‘’ hukuk mu guguk mu?’’ sorusunu sormazlar mı?

Ya hukuk galip gelecek yuvadan atılanlar Guguk kuşları olacak yada yuvadan atılan dağ Bülbülü olacak Guguk kuşu ihanetinin bedelini yuvada kalmaya devam ederek ödemiş olacak.

 

Devamını Oku

Engellilerimizi Koruma Kalkanımız:’’ Vesayet Kararı’’

Engellilerimizi Koruma Kalkanımız:’’ Vesayet Kararı’’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kanunlarımız sadece fiil ehliyetine sahip normal vatandaşlarımızı korumuyor aynı zamanda zihinsel engelli veya kendi kişisel haklarını koruyamayacak düzeydeki vatandaşlarımıza ‘’koruma kalkanı’’ olarak onların kişisel ve ekonomik haklarını da korumakla mükelleftir.

* Vesayet durumunu sebep olan nedenler aşağıda ifade edildiği üzere;

-Kişinin akıl hastalığı veya akıl zayıflığı

-Savurganlık

-Alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı,

-Kötü yaşama tarzı,

-Şirketi kötü yönetimi,

-Yaşlılığın getirdiği bunama,

-Ağır hastalığa bağlı işlerini gerektiği gibi yönetememe

-Özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkûmiyettir.

Ancak bu son madde ergin kişinin doğrudan vesayet altına alınacağı anlamına gelmemektedir.

Çünkü 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 407’nci maddesi gereğince, kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği üzerine kısıtlanabilir veya kendisine kayyım atanabilir; toplam beş yıl veya daha fazla kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği bulunmasa dahi kişiliğinin veya malvarlığının korunması bakımından gerekli görülmesi halinde kısıtlanabilir. Bu suretle kısıtlananları temsilen vasi olarak atanan kişi veya mahkeme tarafından yetkilendirilen kayyım işlem yapabilir.

   Vesayetin Kapsamı

Vasinin vasi adına mahkemece verilen temsil kabiliyeti ile vesayet altındaki kişiyi resmî kurumlarda temsil etme, mallarına özen gösterme ve mallarını yönetme görevleri vardır. Yani Vasi, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerinde temsil eder.

   Vasi Atanması ve Süresi

Vasinin, kısıtlıyı temsilen işlem yapabilmesi için kesinleşmiş vesayet kararını ibraz etmesi gerekir.

Vasilik süresi 4721 sayılı kanunun 456 .maddesi uyarınca kural olarak iki yıldır. 2 yıllık süre vasilik kararının kesinleşmesi ile başlar. Vesayet makamı bu süreyi uzatabilir.

Vasinin tapu veya diğer resmi kurum işlem taleplerinde, vesayet kararının alındığı tarihten itibaren iki yıllık süre dolmuşsa tapu müdürlüğünce sürenin uzatıldığına ilişkin karar istenir.

Vesayet Altındaki Kişilerin Tapu İşlemleri

Vesayet altındaki kişinin, vesayet makamından ya da denetim makamından izin alınması gereken işlemleri TMK’nın 462 ile 463’üncü maddelerinde belirtilmiştir

Vesayet Makamının İzni Gereken İşlemler (TMK 462)

*Taşınmaz alımı ve satımı

* Satın alma usulü ile kamulaştırma ve kamuya terk,

*Trampa,

* İpotek

* Taşınmaz üzerinde başkaca ayni hak tesis edilmesi,

*3yılveyadahauzunsürelikirasözleşmelerinintapusicilineşerhi,

*Taksim

*Mirasın taksimi

*Miras payının devri ve benzeri sözleşmelerin yapılması,

*Kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurulması,

*Kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve kat karşılığı temlik yapılması,

* Taşınmazın cins tashihi

* Mal rejimi sözleşmeleri

Bu tapu işlemleri vesayet makamının iznine ilişkin mahkeme kararının alınması gerekir.

 -Denetim Makamı olan Asliye Hukuk Mahkemesinin İzni Gereken İşlemler(TMK 463)

*İşletmenin devri, tasfiyesi ve şirkete ayni sermaye konulması,

*Bakım alacaklısı olarak ölünceye kadar bakma akdi ve ölünceye kadar gelir sözleşmesi yapılması için vesayet makamının izninden sonra denetim makamının izninin alınması gerekir.

*Vesayet altındaki kişi ile vasi arasında sözleşme yapılması durumunda vesayet makamının izninden sonra denetim makamının izni ile birlikte işleme kayyımın katılması gerekir.

 

-Vasinin Yapamayacağı Yasak İşlemler

*Vesayet altındaki kişi adına vakıf kurmak,

*Taşınmaz mal bağışında bulunmak

*Kefil olmak veya kefalet sözleşmeleri yapmak

Vasinin izin almadan yapabileceği işlemler

*İntikal

*İfraz,

*Tevhit

*Yola terk

*İştirakın feshi

*Tashih

*İpotek terkini

*Süresi dolan ayni ve şahsi hakların terkini,

Bu işlemler vesayet makamından izin almadan vesayet kararı ile yapılabilecektir.

Vesayet Altındaki Kişinin Taşınmazının Satış Usulü

Vesayet altındaki kişinin taşınmazı 2 şekilde satılabilir.

1-Açık artırma(ihale) usulü

2- Pazarlık usulü

  • İhale Usulü satış

Bu satış durumu açık arttırma ile yapılır. Mahkeme bir satış memuru görevlendirir vasinin de olduğu bir ortamda ihale açık arttırma usulü ile yapılır. İhale kimde kaldıysa ihale sonucu hâkim tarafından onaylanır. Bu onaydan sonra hâkim tapu müdürlüğüne gönderilmek üzere tenfiz kararı yazar ve ihale tutanağının bir suretini bu karara ekler. Bu karar tapu işleminin temelini oluşturur.

  • Pazarlıkla satış

Yine mahkemece görevlendirilen satış memuru ve vasi yanında ayrıca ihaleye kapalı zarf usulü ile en az 3 istekli davet edilerek küçük çapta yine bir ihale yapılır. İhale kimde kalırsa sonuç hâkim tarafından onaylanır. Yine hâkim tarafından tapuya bir tenfiz kararı yazılır ve ihale tutanağı eklenir.

Yani Tapu Müdürlüğüne, her iki durumda da taşınmazın alıcı adına tescili için hâkim tarafından yazılan ihale tezkeresi ve ekinde ihale tutanağının onaylı örneği ve tabi ki kısıtlıyı temsilen vasinin vesayet kararını ibraz etmesi gerekir.

İhale tezkeresi, tapuya tescilin hukuki sebebini oluşturur. Alıcı, hâkim tarafından yazılan tezkere gereğince tapu müdürlüğüne tescil talebinde bulunur.

Hâkimin taşınmazın pazarlıkla satışı için vasiye izin verildiğine yönelik kararı ile tapu müdürlüğünde doğrudan resmi senet düzenlenmek suretiyle satış işlemi yapılmaz.

Vesayetin Kendiliğinde Sona Ermesi

*Küçük üzerindeki vesayet, ergin olması ile kendiliğinden kalkar.

*TMK’nın 471 inci maddesi uyarınca (cezanın sona ermesi) özgürlüğü bağlayıcı ceza sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayet, ile kendiliğinden ortadan kalktığından, kısıtlanan kişinin bizzat veya vekili aracılığıyla talepte bulunması durumunda, tapu müdürlüğünce adli makamlardan kısıtlılık halinin sona erip ermediği soru konusu edilir.

Diğer kısıtlılık hallerinde ise vesayet devam eder ve yukarıda belirtilen işlemlerde vesayet makamının kararı gerekir.

Kısıtlının ölümü halinde tapu sicilindeki vesayet şerhi intikal işlemi ile birlikte terkin edilir ve sonucundan ilgili mahkemeye bilgi verilir.

Vesayet ile ilgili olarak bilinmesi gereken diğer işler

  • 1 yıldan eski satış veya alım mahkeme kararı ile işlem yapılamaz. Bu durumda kararın geçerli olduğuna dair mahkemenin onayı gerekir.
  • Vesayet altındaki kısıtlının taşınmazı ancak kendi kredi alacağı için ipotek edilebilir. Vasinin alacağı kredi için ipotek edilemez.
  • kişinin borcu için vasi, kısıtlının taşınmazını ipotek ettiremez.
  • Doğruyu yanlışı ayırt etme yetisine sahip kısıtlı kişi, vasiden habersiz işlem yapmışsa vasinin işleme onay vererek geçerlilik kazandırabilir.( TMK/451,452)
  • Kısıtlı doğruyu yanlışı ayırt etme gücüne sahip değilse kısıtlının kendi başına yaptığı tapu işlemi ancak vesayet makamı ve denetim makamının kararıyla geçerlilik kazanabilir.(TMK/ 465)
  • Vasi vekalet vererek vekaleten tapu işlemi yaptırabilir. Bu durumda mahkeme izin kararının da vekalet yanında verilmesi gerekir.

Özel vesayet

Vesayet mahkeme tarafından tek bir kişiye değil de kısıtlının aile fertleri arasından seçeceği 3 kişilik yakınından oluşan bir aile meclisine verebilir ve özel vesayetin süresi 4 yıldır.

Özel vesayet, genel olarak kısıtlının ‘’ şirket veya şirket ortaklığı’’ gibi durumlarda mallarını yönetemez olması halinde uygulanan bir yöntemdir.

Bu durumda aile meclisi sulh hukuk mahkemesi yerine geçer yukarıda izin alarak yapacağı tapu işlemlerini doğrudan kendisi yapabilir (taşınmaz alım ve satımı, trampa, ipotek, taksim, kira şerhi, vb.) mahkemeden karar alması gerekmez. Ancak ‘’ şirkete ortak olma, ÖKBA, kısıtlı ile aile meclisi arasında tapu işlemi) hallerinde Asliye Hukuk Mahkemesinden karar alması gerekir.

 

Devamını Oku

Kendimizin Suikastçısıyız!..

Kendimizin Suikastçısıyız!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülkemiz varoluşsal bir tehdidin kritik eşiğinde…

Zira demografik bir tehditle, nüfus azalması özellikle genç nüfus azalmasına yönelik  bir tehditle karşı karşıyayız.

TÜİK’e göre Türkiye’de 2001’de 2,38 seviyesinde olan doğurganlık hızı, 2023’te 1.51’e,  2025 verilerine göre 1.36 oranına gerileyerek, nüfus yenilenme eşik değeri olan 2.1’in altına düşmüş.

Uzun zamandır neredeyse iktidara geldikleri çeyrek asırdır Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çocuk konusundaki hassasiyetini, geleceği öngörebilen feraseti ile bu konuya yönelik çağrılarını hatırlayalım.

Hemen hemen nikah şahidi olduğu her ortamda evlilik cüzdanı takdim ettiği her çifte, klişe bir nasihat  olarak en az 3 çocuk mümkünse 4 çocuk telkin ve tembihlerini hafızalarımızı zorlamaya gerek duymadan hatırlıyoruz.

Aslında bu durum, 60’lı yıllarda başlayıp devlet politikası haline gelen, 90’lı yıllardan itibaren de hız kazanarak gündemimize oturan ‘’nüfus planlaması’’ adı altında toplumumuzun geleceğini iğdiş eden bir kurgusal planlamanın parçası olmasıydı.

Bir nevi sözde ‘’modernleşmenin’’ işaret fişeği olarak gündemimize sokulurken ”ne kadar az çocuk o kadar çağdaşlık(!)’‘ argümanı olarak toplumumuz ”endoktrinasyona” yani bir nevi beyin yıkamasına tabi tutuldu.

Gelinen noktada bize hep referans gösterilen Avrupa ülkeleri başta bugün dünyanın en büyük nüfuslarından birine sahip 1,5 milyarlık Çin bile toplumuna önemli teşvik paketleri sunmasına rağmen nüfus konusunda büyük bir panik halinde.

Avrupa ülkeleri yaşlı nüfusu ile sanayi ve tarım sektörü başta belli üretim alanlarında eli kolu bağlı akıbetini beklerken bizlerinde aynı akıbete doğru gidiyor olması ülke olarak bizi de varoluşsal bir tehdit ve tehlikenin eşiğine getirdi.

Kimi istatistiklere göre 2050 yılına gelindiğinde ülkemiz ‘’genç nüfus’’ avantajını kaybederken yaşlı nüfus ülkeler kategorisine geçeceğini, 2100’lü yıllara gelindiğinde ise Türkiye’nin nüfusunun 50 milyona gerileyeceği ve yaşlılar ülkesi olacağı yönünde…

Genç nüfus yetersizliğinin ülke açısından birçok etkisi olacak ancak en büyük etkisi ‘’İş gücü açığı ve üretim kaybı’’ düzleminde gerçekleşeceği neredeyse ortada…

Örneğin genç nüfus yetersizliğinden dolayı güce dayalı bir alan olan tarım üretimin yapılamaması, genç nüfusa sahip olmayan ülkelerde bu zeminin zamanla tüketim zeminine kayması  gıdaya ulaşımın zorlaşmasına neden olurken genç nüfusa sahip ülkeler için ise bu alan önemli bir avantaj  yaratarak gıda arzı üssü olmasının yolunu açacak.

Ayrıca yine genç nüfus yetersizliği olan yaşlı ülkeler, sanayi ve teknoloji alanında üstünlüğünü kaybederken savunma sanayileri olarak ülkelerin milli güvenlik tehdidine kapı aralarken, güçlü genç nüfusa sahip ülkeler sanayi ve teknolojide üretim üssü olma avantajıyla güçsüz ülkelerin toprak bütünlüğüne ‘’yeni yaşam alanları’’ mottosuyla müdahale zemin hazırlayacak.

‘’Hukukun gücünün değil güçlülerin hukukunun’’ egemen olduğu ‘’distopik’’ bir dünyaya bugünü mumla aratacak ölçüde sörf yapıyor olacağız. Örneğin bugünlerde ABD-İsrail birlikteliğinde İran’nın ”petrol” rezervlerine çökmek gibi benzer bir filmin galasını, ön gösterimini izlemiyor muyuz?

Veya benzer bir hamleyi Venezüella petrolü için ABD’nin gece operasyonuyla Venezüella devlet başkanı Nicolas Maduro’nun yatağından alınmasında şahit olmadık mı?

Bunlar gelecekte genç nüfuslarını dolayısıyla üretim gücünü kaybetmiş toplumlara yönelik, genç nüfusa sahip güçlü ülkelerin müdahalesine zemin hazırlayacak önemli uyarılardır.

Ayrıca bunlardan başka yaşlı nüfusu yoğun ülkelerde, işgücü ve üretim kaybının getirdiği mali yükün toplumsal hayatta belirginleştireceği ‘’sosyal huzursuzlukların’ projeksiyonunu, yansımasını da göreceğiz.

Mesela genç nüfus azalırken yaşlı nüfusun artması üretim kaybından dolayı ekonomik büyümeyi geriletirken emeklilik maaşı ve sağlık harcamalarına ayrılan bütçenin artmasına neden olacak bir asimetrik durum yaşanırken  hizmet sektörlerinde dinamik, genç personel açığını belirginleştirecektir.

Elbette doğum oranının azalmasında ailelerin az çocukla yetinmelerinde ekonomik koşulların çok çocuk yapmada önemli payı olabilir ve bunu yadsımamak gerekiyor.

Ancak her şeyi buna bağlamak; dünyayı kavrayamamak bir yere odaklanırken gerçekleri görememek gibi bir duruma da sebebiyet verir.

Meseleyi getirip ‘’ekonomik teze’’ dayadığınızda veya böyle düşündüğünüzde aşağıdaki soruyu sormak gerekir.

Avrupa ülkeleri sömürgeci mantığıyla ezdiği ülkelerin ekonomik rezervlerini yağmalayıp bundan önemli bir ekonomik güç sağlamalarına ve bundan dolayı çok uzun yıllardır ekonomik alanda önemli bir konfor alanına sahip olmalarına rağmen neden gittikçe yaşlanan bir nüfusa sahipler?

Veya Avrupa böyle bir yaşam konforuna rağmen neden doğum hızı dünya ortalamasının çok çok altında?

Misal ülkemizi ele alırsak Ege, Marmara, Akdeniz hatta Karadeniz illerimiz ekonomik gelişmişlik, eğitim, sağlık, toplumsal ihtiyaçlar açılarından zorunlu ihtiyaçlara ulaşılabilirlik açısından çok iyi durumdayken istatistiki olarak neden (1,12-1,17) doğum oranı ile doğu veya güneydoğu illerimize göre çok düşük?

Veya gerek ekonomik gerekse eğitim, sağlık ve diğer toplumsal ihtiyaçlara ulaşılabilirlik açısından bir kesimin ifadesiyle sınırlı olmasına rağmen neden Doğu ve Güneydoğu illerimizde doğum hızı Şanlıurfa ‘’ 3.8’’ Şırnak ‘’ 2,62’’ ve Mardin ‘’2,32’’ ile ortalamanın çok üzerinde?

Eğer tek sorun ekonomik kaygılar olsaydı Avrupa kısaca batı, doğum oranında dünya ortalamasının üzerinde olurken Doğu Asya ve Ortadoğu ülkeleri ise dünya ortalamasının altında olması gerekirdi. Oysa gelinen noktada istatistiki veriler bunun tam tersini söylüyor.

Ülkemiz açısından bakıldığında ise doğum hızı oranı Batı ve Marmara illerimizde ortalamanın üstünde Doğu ve Güney Doğu illerimizde ise ortalamanın altında olması gerekmez miydi?

Bence bunun nedeni en çok ne ile açıklanabilir biliyor musunuz?

Birinci önemli neden ‘’ Konfor’’ alanına kadınlarımızın çok alışmış olması ve bundan taviz vermek istememesi.  İkincisi ise ‘’ İdeolojik’’ sebepler. Üçüncüsü; inanç, ataerkil aile yapısı, vb. gibi doğu ve batı arasındaki ‘’kültürel farklılıklar’’

Ancak nüfus gerilemesinin batı ve güney belki Karadeniz illerinde en çok hissedilmesinin sebebi 2 önemli nedene dayanıyor. Konfor alışkanlıklarımız ve ideolojik sebepler…

Konfor alışkanlığımız derken ebeveynlerimizin özellikle batılı ve güneyli kadınlarımızın rahatlıklarını bozmamak adına ‘’bir daha mı dünyaya geleceğim’’ mottosuyla fazla çocuk neyime, hayatımı yaşayayım düşüncesiyle tek çocuk belki iki çocuktan fazlasına ödün vermemesi.

İdeolojik sebepler, örneğin iktidara körü körüne muhalif öyle bir kesim var ki Erdoğan ne söylese tersini yapan, Erdoğan en az 3 çocuk dedikçe kendisine küfredildiğini düşünen önemli bir kesimin olması.

Konforumuzdan fedakârlık yapmak istemememiz veya ideolojik karşıtlıklar gibi toplumsal ve siyasal hesaplaşmalarımızın bizi getirdiği nokta: ‘’Demografik felaketin getirdiği varoluşsal tehdit.’’

Millet olarak konforumuzdan taviz vermememiz ve ideolojik bağnazlığımızın getirdiği sonuç neticesinde geldiğimiz noktada kazanan kim ‘’ bizim dışımızda herkes’’ peki kaybeden kim ‘’ Türkiye ve Türk Milleti’’

Gelinen noktada aslında biz kendi ihanetimiz ile ‘’ kendimizin suikastçısı’’ olduk.

Bu kötü durum için bir an önce etkili önlem paketleri açıklamak gidişatı tersine çevirmek gerekiyor. Yoksa 2050 yılına gelindiğinde genç nüfusu mumla aratacak, elimizde 70-80’li yaşlarda milyonlarca fosilleşmiş insan yığınından başka bir şey kalmayacak.

İşin en vahim tarafı ise ” Venezüella ve İran gibi istenildiğinde ameliyat masasına yatırılan ülke olmak…”

 

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.