a
Firdevs Eylül Şimşek

Firdevs Eylül Şimşek

06 Eylül 2026 Pazar

EMPATİ…

EMPATİ…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyamızın bugüne kadar belki de en ihtiyaç duyduğu kavram: ‘’ Empati’’

Yani duygudaşlık, aynı duyguyu paylaşma…

Ve tartışmasız tüm insanlığın sahiplenilmesi halinde en önemli can simidi…

İhanetlerimizle yok etmeye çalıştığımız dünyamızı, insanlığımızı kurtaracak, budayarak körelttiklerimize, yaşam alanlarımıza huzuru, barışı getirecek yaşam suyumuz  belki de tek olmazsa olmazımız…

Kendini bir şey sanan böbürlene böbürlene adeta dünyayı ben yarattım diyebilecek kadar küstahlaşan, bir virüs karşısında bu kadar acizleşebilen biz insanoğlu, bu kıymetli kavramı ne kadar sahipleniyoruz bunu hiç düşündük mü?

Değersiz gördüğümüz belki de üzerinde hiç düşünmediğimiz sıradan bir bitki florasının örneğin evimizin bahçesinin bir köşesindeki otsu küçük bir bitki çeşitliliğinin bana ilham kaynağı olduğunu söylersem abartmış olmam belki…

Ağustos’un bitimiyle sararmaya yüz tutmuş arsız ayrık otu, sarı dikenli deve dikeni, boynunu bükmüş nazlı kırmızı gelincik çiçeği, karışık beyaz sarı papatyalar farklı birbirine benzemeyen onlarca bu bitki varyasyonunun bir arada yaşama refleksini nasıl elde ettiğini ve bu sırrın insan denen beşer tarafından nasıl becerilemediğini biraz tebessüm belki de birazda gıpta ile izledim.

Nihayetinde bir bitki topluluğu diyerek tepeden baktığımız zorunlu birlikte yaşama gerekliliğini biz insanlara hatırlatan, hatırlatırken adeta bizlere dersler veren bu küçük otsu bitki florası, bu bilge tavırları ile empatiye ne kadar çok muhtaç olduğumuzu düşündürdü bana…

Bir bitki topluluğu olarak farklı karakterlerde yaratılmış olsalardı birbirlerine katlanabilen, sarı deve dikeni belki bende olabilirdim diyebilen sarı papatyanın, horlanan arsız ayrık otunun kaderi benim kaderimde olabilirdi diyebilen gelincik çiçeğinin kendisini karşısındakinin yerine koyabilme empatisi, biz arsız insanoğlunu utandırması gerekmiyor mu?

Bu kadar kapsayıcı olan yere göğe sığdırmakta imtina etmemiz gereken bir bitki topluluğunun bir arada yaşama refleksini gerçekleştiren bu sihirli kavrama ne kadar sahip çıkıyoruz, insanlık olarak ne kadar içselleştirebiliyoruz bunu hiç düşündük mü?

Toplumsal yaşamımızda bu sözcüğün etki kapasitesi hakkında konuşurken mangalda kül bırakmıyoruz. Ancak empati kavramının pratiğine girdiğimizde kendimizle çelişiyor, düşüncelerimize ihanet ediyoruz.

‘’ Empatiyi’’ adeta bazen çarmıha geriyor bazen recm ediyoruz.

Bakın içinde yaşadığımız dünyanın haline…

Mesela dünün ve bugünün tüm savaşlarının, kavgalarının, kaoslarını kökenine indiğinizde insanlık olarak hala empati olgunluğuna ulaşamadığımızı, ben merkezci narsist anlayışın empati kavramını ellerinden çivileyerek çarmıha gerdiğini bazen de ellerinde taşlarla bekleyen topluluk önüne atılarak recme tabi tutulduğunu görürsünüz.

Örneğin demokrasi ve özgürlük algısının, bir yalan olarak siyasal ve sosyal mühendislik üzerinden kullanılarak bu coğrafyanın bilinç bulanıklığı yaşayan halkına çok yönlü perspektiften sözde bir kurtuluş eşiği olarak lanse edilerek talan edildiğini görürsünüz.

Veya enfekte zihinlerin empatiden uzak çıkar odaklı bu anlayışlarının, içinde yaşadığımız dünyaya maalesef her defasında kan ve göz yaşı getirmekten öteye gidemediğini gözlemlersiniz.

Tüm bu olgular bir gerçeklik olarak düşünüldüğünde, empati kavramını bir davranış modeli olarak insanlığın kendi çıkarlarına nasıl feda ettiğini, hoyratça nasıl ayaklar altına aldığını görürsünüz.

Anlayabildik mi farkına bile varamadığımız bu küçük bitki topluluğunun birlikte yaşama birbirlerine katlanma refleksini?

İnsanoğlu olarak bizlere vermek istediği o büyük insanlık dersini?

 

 

 

Devamını Oku

SIRTIMDAKİ YÜK…

SIRTIMDAKİ YÜK…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazen bir resmin belki kitaplar dolusu cümleden daha güçlü ve etkili olduğuna tanıklık edersiniz.

Okulunu yeni bitiren genç doktor adayı, okulunun mezuniyet törenine sırtında bir gaz tüpüyle çıkageldi.

Gözleri hafif ağlamaklı ve ıslaktı.

Orada bulunanların kimileri bu duruma şaşırdı. Ne yapmaya çalışıyordu sırtındaki tüple bu genç.

Kimileri bunu gösteri yapıyor, diye düşündü.

Oysa o genç doktor adayı ne gösteri yapıyor ne de dikkat çekmeye çalışıyordu. O, sadece sırtında onlarca yıllık vefayı babasının vefasını taşıyordu.

Doktor adayı gencin sırtında taşıdığı o yük aslında bir babanın, babasının 22 yıl boyunca sırtında taşıdığı emek ve ekmekti.

Ailesini geçindirmek, çocuklarını okutmak için yıllarca yük taşıyan yüzü kırışmış elleri ve sırtı nasırlaşmış çileli bir adamın bir babanın alın teriydi.

Genç doktor adayı diplomasını almaya giderken de o yükü sırtından indirmedi indiremedi.

Çünkü biliyordu ki o diplomanın sahibi yalnızca kendisi değildi. Yıllarca sırtına tüp taşıyarak kendisini okutan babasına duyduğu saygı ve başarı ortaklığıydı sırtındaki tüp omuzundaki bu ağır yük.

Yaşadığımız dünyada başarı hep bireyselliğe indirgeniyor.

“Ben başardım, ben kazandım, ben yaptım.”

Oysa hiçbir başarının tek kişilik olmadığını biliyoruz.

Zira her diplomanın her başarının arkasında sabah ezanıyla işe giden emekçi bir babanın hikayesi…

Kapalı kapılar ardında bizlerin göremediği ancak kıt ve zor koşullarda kendilerinden kendi isteklerinden fedakârlık yaparak isteklerini erteleyen temizlik veya bulaşıkçılık yaparak ailesine katkı sunmaya çalışan bir annenin hikayesi vardır.

Bugün elde ettiğimiz her makamın her gücün arkasında bir fedakârlık, birikmiş bir sabırla tüketilmiş bir ömür, uğruna emek vermiş bir aile vardır.

Her başarı bize gökten zembille inmiş bize bahşedilmiş bir lütuf sanıyoruz.

Ama bilmiyoruz ki başarıları alkışlarken, arkasındaki o görünmeyen emeği çoğu zaman unutuyor belki yok sayıyoruz.

İşte bu yüzdendir ki o genç doktorun sırtındaki tüp yalnızca bir tüp bir gaz tüpü değildi.

Diplomaya almaya gidilirken sırtlanılan o tüp, bir 22 yıllık bir ömrün bir emeğin ağırlığıydı.

Fedakarlığın, yokluğun yoksulluğun ağırlığıydı.

Belki de en önemlisi, koca bir vefanın ağırlığıydı.

Bizim toplumumuzda da milyonlarca baba aynı yükü taşıyor.

Bu yük pazarda hamallık yapanın tarlada güneşin altında çalışanın madende yerin yüzlerce metre altında ekmek arayanın direksiyon başında gecesini gündüzüne katanların bir fabrikanın ağır makineleri arasında ömrünü tüketenlerin ağırlığıydı.

Onların tek hayali çocuklarının kendi yaşadıkları hayatı yaşamamaları, kendilerinden daha iyi bir hayat yaşaması.

Ancak nereden geldiklerini ve hangi koşulları yaşadıklarını unutmadan…

Ancak ne acıdır ki bazen çocuklar o hedefe ulaştıklarında, geriye dönüp o nasırlı sırtı elleri ve sırtları unutuyor.

Aslında gerçek yücelik ve büyüklük, sen yükselirken seni yukarı taşıyan sırt ve omuzları unutmamak hafızalardan silmemektir.

Bir gün birileri vefa, nedir diye sorarsa…

“Ben buraya tek başıma gelmedim, arkamda elleri ve sırtı nasırlı emek var” diyebilmektir.

İşte genç doktor adayı da bunu yaptı. Sırtındaki yükle diplomasını aldı ama alkışın en alasını o nasırlı sırta o nasırlı ellerin sahibi babasına bıraktı.

Bugün geriye dönüp kendimize sormamız gereken soru şu: Bir başarı veya başardığımız ne varsa, acaba bunu kaç kişinin emeğiyle başardık?

Acaba hangi birimiz bu emek insanlarına ne zaman “İyi ki varsın iki ki babamsın” dedik.

Çünkü bazı babalar sırtlarında tüp taşıyarak, bazıları yerin yüzlerce metre altına girerek, bazıları sırtında hamal sepetiyle çocuklarını geleceğe ulaştırır.

Bunun farkında olan çocuklar o yükü bir günlük olsa dahi omuzlarken herkese dönüp “işte bunlar babam sayesinde” diyebiliyorsa büyür, büyük olur.

 

 

Devamını Oku

Yeni Nesil İnşaat Trendi ‘’Entegre Yaşam Projeleri’’

Yeni Nesil İnşaat Trendi ‘’Entegre Yaşam Projeleri’’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 Firdevs Eylül ŞİMŞEK / Mimarlık Öğrencisi

Özellikle nüfus yoğunluğunun doyma noktasına geldiği büyükşehirlerde yeni çözüm yolları arayışı hız kazanıyor.

Dolayısıyla mega kent nüfus yoğunluğunun çok hızla artması, yaşam sürelerinin uzaması da düşünüldüğünde mevcut altyapı ve ulaşım sistemlerinin yetersizliği ciddi bir baskı yaratırken buna bağlı zaman kaybı, günlük yaşam kalitesini doğrudan etkileyen temel sorunların başında geliyor.

Bu durum yeni inşaat projelerinin gündeme alınmasını tetiklerken ‘’ konut, ofis ve sosyal alanları’’ bütünleştiren entegre yaşam projeleri ile ‘’yaşam, çalışma ve sosyal aktivite’’ üçlüsünü bir araya getirerek kent içi ulaşım gerekliliğini azaltmayı hedefliyor.

Doğru planlanan böylesi projeler sadece ihtiyaca mimari bir çözüm sunmakla kalmıyor; aynı zamanda sosyolojik ve ekonomik yönüyle de bir dönüşüm potansiyeli taşıyor.

Geleceğin kentlerinin; bugün olduğu gibi işlevselliklerinin ayrıştırıldığı değil entegre edildiği zamandan tasarruf sağlayan ve bütüncül planlama anlayışıyla kurgulanmış yaşam alanlarıyla şekillenmesi öngörülüyor.

Bugün olduğu gibi konut, ofis ve sosyal alanların birbirinden ayrışık şekilde konumlandığı geleneksel şehir modeli her gün milyonlarca insanı aynı saatlerde yollara çıkararak yoğunluğu artırıyor.

Buna karşılık entegre yaşam projeleri; yaşam, çalışma ve sosyal alanları entegre ederek zorunlu yolculuk mesafelerini ortadan kaldırırken araç kullanımının azalması, toplu taşımanın daha verimli hale gelmesi, yaya hareketliliğinin artması ve karbon emisyonunun düşmesi bu modelin öne çıkan avantajları arasında yer alıyor.

Geleneksel tek fonksiyonlu alanların günün belirli saatlerinde boş kalmasına karşın, karma kullanımı öngören entegre yaşam projeleri gün boyu nefes alan yaşayan bir kent dokusu örneği sunuyor.

Geleceğin kent mimarisinde öne çıkması düşünülen bu entegre yaşam projeleri hem ekonomik sürekliliği desteklerken hem de kamusal güvenlik açısından daha dengeli bir yapı sağlıyor.

Karma kullanım projelerinin tasarımında iyi planlanmış bir proje, şehir içinde kendi dinamiklerini üreten bir mikro-ekosistem oluşturuyor ve farklı kullanıcı profillerini aynı sistem içinde buluşturuyor.

İklim krizi, trafik yoğunluğu ve sosyal kopukluk gibi küresel sorunların etkisiyle, karma kullanım projeleri artık bir trendden öte sürdürülebilir şehirler için stratejik bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Gelinen noktada entegre kullanım projelerinin artık bir tercih değil, kentler için zorunluluk haline gelirken yerel yönetimler konseptinde bugün hala trafik sorununu yeni yollar yaparak çözebileceğimizi düşünüyoruz.

Oysa sorun, ulaşım değil, planlama meselesi.  Neden mi?

Çünkü konutu bir yere, ofisi başka bir yere, sosyal yaşam alanlarını ise tamamen farklı bir bölgeye konumlandırdığımızda insanları her gün yollara çıkmaya mecbur bırakıyoruz. Bu da zaman kaybını, karbon emisyonunu ve yaşam kalitesi düşüşünü beraberinde getiriyor.

Oysa entegre kullanım projeleri bu parçalanmış yapıyı bir araya getiriyor. İnsanların çalıştığı, yaşadığı ve sosyalleştiği alanları bütünleştirdiğinizde zorunlu hareketlilik azalırken kent içi mesafeler kısalıyor ve şehir nefes almaya başlıyor.

Gelinen noktada inşaat projeleri tasarlanırken sadece bina olarak değil bir yaşam projeksiyonu olarak da kurgulamak gerekiyor.

Geleceğin mega kentlerinde daha fazla yola değil daha doğru planlamayla entegre kullanım modelleri ile yaşamı ayrıştırmak yerine birlikte yaşamı daha merkeze alan bir kent vizyonu öngörüyor.

 

Devamını Oku

Tevazu, Kibrin Panzehridir

Tevazu, Kibrin Panzehridir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

                    Firdevs Eylül ŞİMŞEK / Mimarlık Öğrencisi

Küçümsemek, böbürlenmek yani dünyayı kendisi ve ötekileri olarak kategorize edip ötekileri olarak düşündüklerine; davranışlarıyla, sözleriyle, egosuyla kendi dünyasında yaşam hakkı tanımamak bir nevi yok saymaktır ‘’ kibir’’

Aslında bir nevi böbürlenmenin haddi aştığı noktada bu sıfat kullanılır. Belki her böbürlenme kibir olmayabilir ama her kibir, mutlak böbürlenme barındırır.

Elbette başarınızla övünebilir, yeteneğinize güvenebilir ve bunlardan gurur duyabilirsiniz bunlar çok normal şeylerdir. Ancak bunları yaparken ötekine tepeden bakmaya onları böcek görmeye başlamışsanız, kerameti sadece ve sadece kendinizde görmeye başlamışsanız kibirden söz ediyoruz demektir.

Kibir bir nevi narsist ruhun bedenden çıkıp eylemle vücut bulmuş halidir.

Örneğin emir kipiyle konuşuyor talimatlar veriyorsanız bu bir kibir alametidir.

Tutumu kibir olanın, kendine bakışı zaman içinde narsistleşir ve “kendisine tapar” hale gelir.

Şeytan zaten kibri yüzünden lanetlenmedi mi kibri yüzünden cennetten kovulmadı mı?

İşte bu yüzdendir ki şeytan; “kibir, benim en gözde günahımdır” diyor.

Kibir öyle bir duygu durum bozukluğudur ki dünyada firavunlar saltanatlarını devirmiş kralları iktidardan düşürmüş yönetimlerini yerle yeksan etmiştir.

Kibir özünde iki tür derde yol açar.

Birincisi çevresiyle ilgilidir. Etrafını incitir, başkaları adına karar vermeye onlar adına konuşmaya onların yerine düşünmeye başlar.

İkincisi ise kendisiyle ilgili kendisine verdiği zarardır. Gerçekle gerçeklikle bağı zayıflar, karar süreçlerindeki hataları kişiyi alacakları kritik kararlarında kör ederken sosyal bir varlık olan insanı toplumsal yaşamında yalnızlaştır.

Bazen yolum bir mezarlık güzergahından geçer. Bir an düşünürüm.

Bu dünyadan kibirleri ile ne insanlar geldi geçti. Ama şimdi birçoğu çaresizce sınandığı, kibirleriyle yaşadığı veya yaşattığı günahın hesabını vermek için o çetin günün hesabını bekliyor.

İnsanoğlu fıtratı gereği iki yönüyle yaratılmıştır.

Birincisi sevgi dilini konuşan tevazu yönüyle en muhteşem bir varlık olması yönüyle meleklerden bile üstün olma vasfı ile diğeri ise kötülük ve kibir hastalığıyla bu dünyayı çekilmez kılan tavrıyla şeytani bir varlık olması yönüdür.

Bazen düşünürüm.

Verdiğimiz bir nefesi geri alacağımız garanti değilken neden kötüden, kötülükten, yalandan, riyadan besleniriz?

Neden bu dünyayı ben yarattım edasıyla kibri büyüklenmeyi, ben merkezci bir yaşamı hayat hikayemizin ana başlığı yaparız?

Galiba bu insanın yaradılış fıtratının  rahmani ve şeytani boyutunda saklı.

Kâinat KİBİR üzerine değil tevazuyu da içinde barındıran SEVGİ ana başlığı üzerine yaratılmıştır.

Bu yüzdendir ki büyüklenmenin yürüdüğü güzergah kibirse, kibrin panzehiri de tevazudur.

Gücün zekâtını ödemeyip, onu daha fazla güç talebiyle kirletirsek kibir artık tunçlaşır.

Kibir bazen de tevazu paketi içinde de size sunulabilir.

Misal dünyanın en dürüst en namuslu en sevgi dolu en iyi en cömert insanı ‘’benim’’ derseniz ambalajı tevazu görünen içinde kibir barındıran bir ağır bir paketin sahibi olursunuz.

Oruçla nefsimizi terbiye etmeye çalıştığımız şu Ramazan ayında siz siz olun kime nasıl davrandığınıza nerede ne konuştuğunuza neyi konuştuğunuza hangi mesafede konuştuğunuza dikkat edin!

Melekten üstün olmakta sizin elinizde kibrinizle şeytana şapka çıkarttırmakta sizin elinizde…

 

Devamını Oku

Finansal Okuryazarlık

Finansal Okuryazarlık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yaşamımızı devam ettirmek için paraya ihtiyaç duyarız. Bu kazanımı sürdürülebilir kılmak için ise doğru ve planlı bütçe yapmak zorundayız.

Örneğin henüz sekiz yaşlarında bir çocuğun harçlığıyla okul kantininden ne alabileceğini hesaplaması buna göre tasarruf planı yapması gibi…

Bir ailenin mutfak harcamaları, eğitim harcamaları, kişisel ihtiyaçlar için harcamalar ve tasarruf yapmak için verilen çeşitli kararlar da günlük yaşamımızda almamız gereken finansal kararlardır. Bu kararları bilinçli bir şekilde alabilmek ve bu kapsamda gelir, gider, tasarruf, yatırım, borçlanma, bütçe yönetimi ile finansal risk gibi konular hakkında bilgi sahibi olmak, temel yaşam becerilerinden biri olarak görülen finansal okuryazarlık kavramıyla açıklanabilir.

Finansal okuryazarlık ifade edilen kavram; yatırım, tasarruf, mevduat, kredi, enflasyon, finansal risk gibi temel finansal kavramlar hakkında bilgi sahibi olmak ve kişinin bu bilgileri kullanarak birikim ve harcamalarını bilinçli bir şekilde yapmasını sağlamaya dönük finansal tutum ve davranışlarda bulunabilmesini ifade eder.

Dolayısıyla finansal okuryazarlığın amacı, bireylerin ve toplumun finansal refahını artırmak bireylerin gelir ve gider dengesini daha kolay kurabilmesini sağlamak, satın almak istedikleri ürün ve hizmet seçeneklerini karşılaştırabiliyor olmasını becerebilmesinin önünü açmaktır.

Ayrıca bir birikime sahipse bunu tasarrufa dönüştürebiliyor, yatırımlarını yönetebiliyor, finansal amaçlarına yönelik doğru kararlar veriyor, finansal dolandırıcılık girişimlerine karşı tedbirli olmasıdır.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından birisi olan Standard & Poor’s’un 2014 yılında dünya genelinde toplam 142 ülkeyi kapsayan finansal okuryazarlık konusundaki araştırmasında 150.000’den fazla kişinin finansal okuryazarlığı dört temel kavram bilgisiyle ölçüldü.

Finansal okuryazarlık ölçümünde faiz hesaplaması, bileşik faiz, enflasyon ve risk çeşitlendirmesi olarak dört temel kavram üzerine yapılan araştırmayla dört sorudan en az üç tanesini doğru cevaplayanlar finansal okuryazar olarak kabul edildiğinde ortaya çıkan sonuç dünya genelinde finansal okuryazarlık oranı %33 çıkarken ülkemizdeki finansal okuryazarlık oranı ise %24 olarak kayıtlara geçmiştir.

Bu ölçüm neticesinde oraya çıkan sonuç bu finansal alan hakkında yeterince bilgi sahibi olunmadığı önemi giderek artsa da bireylerin finansal okuryazarlık düzeylerinin gelişmiş ülkelerde de gelişmekte olan ülkelerde de düşük seyrettiğiydi.

Gelinen noktada bireyler kendi başlarına da finansal okuryazarlık seviyelerini artırabilirler. Bunun için öncelikle temel finans kavramlarına hâkim olmaları gerekir.

Bunun yanında düzenli bir harcama/tasarruf planı oluşturmak kişilerin mali durumlarının farkında olmalarını sağlarken finansal gelişmeleri takip etmek de yine kişisel bütçenin doğru bir şekilde oluşturulmasına yardımcı olabilir.

Ülke olarak finansal kurumlarımızın öncülüğünde küçük yaşlardan başlayıp tüm bireyleri bilinçlendirecek bir ‘’finansal okuryazarlık’’ seferberliği başlatılması gerekiyor.

Finansal okuryazar olmak, bireylerin veya ailelerin mevcut bütçelerini daha etkin ve verimli kullanmalarını sağlayarak akılcı yatırımlarla belki birkaç basit dokunuşlarla bütçelerinin genel pastadan aldığı payı büyütmesini sağlarken daha konforlu bir yaşamın kapısını da aralayacağı unutulmamalıdır.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.