a
Yörük Beyi

Yörük Beyi

05 Haziran 2026 Cuma

Özel-İmamoğlu Partisi Başarılı Olabilir mi?

Özel-İmamoğlu Partisi Başarılı Olabilir mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

      Yazar / Siyaset Bilimci / Siyaset Analisti

Beklemek, hiçbir şey yapmadan zamanı belki zamanını beklemek bazen çok uğraşmanıza rağmen elde edemeyeceğiniz olağandışı fırsatlara kapı aralayabilir.

Buna siyaset diplomasisinde ‘’ stratejik sabır’’ diyoruz.

Özellikle zamanla ilgili takıntılarınız varsa bazı şeyleri gerçekleştirmede aceleci davranır yaşanabilecek şeylerin size ne bedeller ödetebileceğini düşünmeden biran içinde olup bitmesini istersiniz.

Ancak koşulların sıcaklığı ile aceleciliğinizin ve ergen formlu arzularınızın yön tabelanızda meydana gelebilecek hafif bir oynama ile size yanlış gösterilen istikamete doğru götürdüğünün farkına vardığınızda, aslında gelecekle ilgili hayallerinizi veya uhdelerinizi sonu çileli bitebilecek uzun bir çöl yolculuğuna mahkûm etmiş olduğunu anladığınızda iş işten geçmiş olacaktır. Kendiniz için ne olacağını kestiremediğiniz veya kestirilemeyen bir meçhule zemin hazırlamış olursunuz.

Tıp literatüründe ‘’prematüre doğum’’ diye bir tıbbi kavram vardır. Bu kavram zamanından erken gelişen riskli bir oluşumu zamansız bir doğumu ifade eder.

Buradan şuraya gelmek istiyorum. Yakın zamanda siyasi kulislerde siyasi arenanın yeni bir partinin doğumuna gebe olduğunu yakın zamanda prematüre bir doğuma tanıklık etmek üzere olduğumuz konuşuluyor.

Bu prematüre doğum, mutlak butlan kararı ile istinaf mahkemesince iptal edilen CHP’nin 38.kurultayı ile iş başına gelen eski genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu 38.kurultayın mevcut delegeleri ile bir an önce kurultay kararı almaması halinde Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun birlikte siyaset arenasına hazırladıkları bir parti doğuma hazırlanıyor olmasıdır.

Daha önce de benzer şekilde siyasette başarılı olmuş büyük partilerden mitozlanarak oluşan çeşitli partiler kuruldu.

Mesela, AK Partiden ayrılan Abdullatif Şener’in kurduğu Türkiye Partisi, CHP’den ayrılan Emine Ülker Tarhan’ın kurduğu ANA Parti, yine AK Parti’den ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek partisi ve Ali Babacan’ın DEVA Partisi bunlardan sadece birkaç tanesi…

Siyasal teşekkül olarak yapılanmak, 41 ilde teşkilatlanmak İl, İlçe teşkilatlanmalarını oluşturmak partiyi seçimlere hazır hale getirmek elbette kolay bir çaba değil.

Hadi bunları geçtik daha zor olanı siyasi arenada kalıcı olmak partinin siyasi varlığını uzun vadeli sürdürebilmesi gerekir. Bunun için siyasi atmosferin uygun olması erken prematüre doğumun büyümesi ve yaşamını sağlıklı sürdürebilmesi için toplumsal koşulların büyümeye elverişli olması gerekir.

Daha da önemlisi çeyrek asırdır duvardaki tozlanmış  ancak hala etki gücüne sahip rakibin için bu senin hasmın telkinlerini fısıldadığın, başını okşarken geleceği ile ilgili adına büyük hayaller kurduğun zamansız doğan bu çocuğun, duvardaki o güçlü lider portresini o duvardan kazıyabilmesi için donanım, kabiliyet ve entelektüel kapasiteye sahip olabilmesi gerekir.

Erken siyasal bir doğumun prematüre de olsa sağlıklı büyüyüp gelişebilmesi için;

– Mevcut siyasal iktidarda; ‘’kronik yorgunluk’’ semptomatiğinin belirginleşmiş olması,

– Reel eko-politiğin; vatandaşın ‘’yaşam aktivitesini tamamıyla ortadan kaldıracak’’ koşullara evrilmiş olması,

Mevcut ‘’ Erdoğan eksenli lider potansiyel etkinin’’ vatandaşı artık ikna edebilme kabiliyetinden uzaklaşmış olması,

– Yeni doğan bu siyasal organizmada lider olarak ortaya çıkacak siyasal figürlerin (Özel-İmamoğlu), Erdoğan gibi bir siyasi liderin üzerine çıkması ‘’ikna kabiliyeti ve hitabeti yüksek bir retorik rezerve’’ sahip olması gerekir.

Peki Özgür Özel veya Ekrem İmamoğlu ikilisinde var mı böyle bir potansiyel?

Öncelikle belirtmeliyim ki İmamoğlu gibi vasat ve şaibeli birinden talimat alan kişiden lider olamaz. Liderin; donanımı, feraseti ve toplumu ikna-etki gücüyle toplumu peşinden sürüklemesi ülkeye yeni koşullar getirerek mevcut koşulları değiştirmesi gerekir.

Koşullar deyince Ak Parti’nin kurulduğu 14 Ağustos 2001 Ağustos öncesini hatırlayalım:

Ekonomik krizler, 7500’lere ulaşan gecelik faizler, askeri, yargı ve medya vesayeti karşısında siyasetin ve dolayısıyla politik kişiliklerin yetersizlikleri, çeteler, banka hortumcuları, terör karşısındaki devletin zafiyetleri ve saymakla bitiremeyeceğimiz daha onlarca sebep vardı.

Tüm bu sebepler o günün koşullarında yaşanan gerçeklerdi ve AK Parti bu koşullar içerisinde kuruldu ve şekillendi. Ve yaklaşık 1 yıl sonra iktidara gelmesinin en önemli sebepleriydi bu olumsuz koşullar.

Bugün gelinen noktada ülke koşulları ekonomik perspektiften bakıldığında önemli ekonomik sorunların olduğu yadsınamaz. Ancak ekonomi tek başına etkili olsaydı 2023 seçimleri de 6’lı masa ile kazanılır 2024 yerel seçimleri 2023’ün artçısı olurdu.

Ayrıca ülkenin en eski siyasi partisi olan CHP’den koparak yeni kurulacak Özel-İmamoğlu ikilisinin partisi,  CHP’nin lider eksenli değil kimlik eksenli parti olduğu düşünüldüğünde bir İYİ Parti veya diğer küçük partilerden daha öteye geçemeyeceği görülmelidir.

Bizden söylemesi ancak şunun bilinmesi önemlidir, zamansız prematüre doğumlar genellikle risklidir.

 

 

 

Devamını Oku

Vizyon Üşümesi…

Vizyon Üşümesi…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

              Yazar / Siyaset Bilimci/ Siyaset Analisti

Zaman zaman yazar ve hep söylerim.

Öyle başarı hikayelerimiz var ki bunlardan hiç bahsedilmez, bahsedilmedi.

Kulağımıza fısıldanan hikayeler ise hep başkalarının hikayeleri bize ait olanlara gelince alaya alınmış hep küçümsenmiş, küçük görülmüş, değersizleştirilmiş şeylerdi.

Örneğin Dr. Vahit Nevhiz Işıl’ı duydunuz mu?

Böyle bir değeri tanıyan kaç kişiyiz?

Duymamış olmanız normal, zira Dr. Vahit Nevhiz Işıl gibi nice benzer bilim adamı ve müteşebbis ‘’ eski devlet(!)’’ hafızası ile bilimin ve tarihin tozlu sayfalarına hapsedilirken, kim bilir hangi vesayet odaklarının çıkarlarına çomak sokmuş olmalı ki çaba ve başarıları kısa ömürlerine sığmayan olağanüstü kısa hikayesi bize aktarılmadan unutturulmaya çalışılmış.

Biraz bahsedeyim, bu mümtaz şahsiyetten… Akademik kimliğine gelince bir kimya doktoru… Kimya doktoru olmanın ötesinde  büyük işler becermiş bir bilim adamı ve yerli bir müteşebbis…

Yıl: 7 Ağustos 1955

Hürriyet gazetesi bir haberi kupür başlığı olarak şöyle vermektedir; ‘’ Bir Türk müteşebbisi yerli radyo yapıyor.’’

Haberin kısa detayı da şu: ‘’ Bir Türk kimyacı kurduğu radyo fabrikasında seri olarak ürettiği radyoyu dışarıdan yüzde 50 daha ucuz fiyatla satmaktadır. Bobinler, transformatörler, kutular, şasiler, bazı rezistanslar, düğme, vb. gibi bakalit malzeme tamamen Türkiye’de üretilmekte, hoparlör gibi ayrı bir sanayi gerektiren parçalar Almanya’dan ithal edilmektedir.’’

Peki kimdir bu Dr. Vahit Nevhiz Işıl…

1913’te İstanbul’da doğmuş. Almanya Münih’te Kimya Fakültesini bitirmiş. Burada doktorasını tamamlamış.

Ülkenin en kötü döneminde oradaki olağanüstü imkanları ter ketmiş ve ardına bakmadan ülkesine, Türkiye’ye dönmüş.  1951 yılında Türkiye’nin ilk yerli radyosu ‘’ NEVTRON’u’’ üretmiş.

Şimdi muhtemelen şunu diyeceksiniz.  Almanya’da eğitim görmüş biri olarak Alman gibi başlamış Alman gibi mi bitirmiş, yoksa Alman gibi başlayıp, Türk gibi mi bitirmiş?

Bu söz Alman disiplinini tanımlarken, bu söze bir ilave yapılmış. ‘’ Alman gibi başlayıp, Türk gibi bitirme,’’ klişesi…

Yani bir disiplinle başlayıp, devam ettirememe, yarım bırakma anlamında bir terim…

Bu söz artık bugün tedavülden kalmış, raf ömrünü tüketmiş bir anlayış olarak belki bazen haklı olmakla birlikte genel olarak bu milleti aşağılamak için kullanıldığını ispat edercesine Dr. Vahit Nevhiz Işıl, bu çabayı Türk gibi başlamış Türk gibi bitirmiş.

Bu hikâyede Türk gibi düşünmeyen, Türk gibi davranmayan tek aktör dönemin o köhne ‘’ devlet’’   anlayışı.

Buraya dikkat çekmek istiyorum. Zira radyoyu kurgulamış, hatta radyo fabrikası kurmuş, seri üretime geçmiş, radyoyla yetinmemiş, Alman menşeili SABA ve SİEMENS’le ortak üretim planlanmış, 1983 yılında Türkiye’nin ilk renkli televizyonunu ‘’SABA‘’ televizyonunu üretmiş.

Ancak devlete yani ‘’ ithalata’’ mağlup olmuş. Devlet tarafından desteklenmediği gibi önü açılmamış.

Tıpkı, Nuri Demirağ’ın ilk yerli otomobil ‘’ Devrim’’ i üretip, otomobil fabrikası kurup, seri üretime geçip, ihraç düzeyine geldikten sonra devletçe desteklenmediği gibi…

Vecihi Hürkuş’un ‘’ uçak fabrikasının’’ desteklenmemesi, Nuri Killigil’in ‘’ silah fabrikasını’’ kurduktan sonra bir gece ansızın çıkan, kim tarafından çıkarıldığı hala bile belli olmayan bir yangında kendisiyle birlikte o kadar emek ve sermayenin kül olmasını gibi…

Belli ki belli çıkar odaklarına ithalatla büyük paralar kazanan büyük sermaye sahiplerine boyun eğen dönemin devlet yöneticilerinin kısaca bu gibi önemli girişimlerin ‘’ devlet marifetiyle’’ nasıl yok edildiğini bugün son yıllarda bir çok alanda kat ettiğimiz mesafeyi görünce daha iyi anlıyoruz.

Beni bugün en fazla üzen ise; radyo, uçak, silah teknolojisini ilerletseydik, bugün ülke olarak çok daha ileri seviyede çok daha farklı kategoride yer alıyor olacaktık.

Radyo teknolojisini geliştirseydik, radar, hava savunma sistemleri hatta mobil telefonların üretiminde öncü ülke olarak, bugün ABD başta batının ve Çin gibi dev teknoloji toplumlarının çok önünde olacaktık.

Uçak fabrikamızı daha o zaman geliştirmiş olsaydık, bugün ABD tarafından bizim de içinde olup sonra çıkarıldığımız ortaklıklar tarafından üretilen F-35’lerin çok daha iyisini, üstelik görünmez uçak teknolojisini çoktan biz üretiyor olabilirdik.

Veya silah fabrikamızı daha da geliştirerek bugün yüzde 85’lere ulaşan savunma sanayi kapasitemizi yarım asır önce tamamlamış dışa bağımlılığımızı sıfırlamış olacak savunma sanayinde dünyaya her türlü silahı ihraç edebilen ülkeler arasında olacaktık.

Kısaca o günkü devlet aklı,  teknolojik büyümeye ve gelişmeyi ya farklı algıladı ya da dünyadaki yerleşik düzenin içimizdeki temsilcisi sermaye sahipleri her köşe başını tutan içimizdeki uzantıları buna izin vermedi vermek istemedi.

Buna bir de ‘’vizyon üşümesi’’ yaşayan geçmişin silik devlet anlayışının pısırık devlet yöneticilerinin uzağı göremeyen veya buna gerek görmeyen basiretsizlikleri eklenince hedefe ulaşma çabası maalesef hep güdük oğlu güdük kaldı.

Devamını Oku

Şeytanın Son Arzusu…

Şeytanın Son Arzusu…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu yazımda ülke gündeminden çıkıp uluslararası gündeme yönelik önemli bir konuyu, küçük olmasına rağmen Ortadoğu coğrafyasına kafa tutan İsrail’i bir şeytanın biyografisini anlatmak istiyorum.

İsrail, kabul edelim ki özellikle savunma sanayi ve istihbarat teknolojisiyle boy ve cüssesine göre çok hacimli işlevselliğiyle asimetrik ve bir o kadar etkin bir devlet.

Yaklaşık 10 milyon nüfusu ile İstanbul’un neredeyse yarı nüfusuna sahip olan bu ülke ülkesel etkinliği ile çevresindeki zengin Arap varlığına rağmen onların aksine birçok alanda tarım, bilgisayar teknolojisi ve özellikle savunma ve istihbarat teknolojisinde, nükleer silah kapasitesi de dahil birçok alanda bölgesinde asimetrik bir güce sahip olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Ortadoğu coğrafyası 2011’de Tunus’tan başlayan Arap Baharına muhatap olurken İsrail, bölgeye kaos oluşturan bu yılları kendini yeniden güncelleyerek birçok alanda sessiz sedasız potansiyelini daha da arttırarak geçirdi.

Bu koşullar İsrail için adeta bir ‘’ kuluçka devresi’’ işlevi gördü. Bu sayede yeni yeni çalışmalarla ‘’ istihbarat üretme potansiyelini’’ güçlendirip güncellerken, bazı verileri düşmanları BAE başta dünün Arap devletleri ile paylaşıp üstüne üstlük ABD’yi de üstüne salarak İran’ı etkisizleştirme de kullandı.

İstemesek de İsrail’in sinyal istihbaratı üretme kapasitesi, istihbaratta süreç mimarisi ve insan yetiştirme düzeni önemli bir başarı hikâyesinin parçasıdır aslında…

Zayıflık gibi görünen nüfus azlığını, yüzölçümünün küçüklüğünü, bölgesinin müzmin hale gelmiş güvenlik zafiyetlerini nasıl fırsata çevirdiğini görmek oldukça düşündürücü aynı zamanda dehşet verici.

Geçmişten günümüze geliştirdiği istihbarat üretme kapasitesi İsrail’e iki alanda fayda sağladı.

Bunlar, belirsizliklerin hızla arttığı, devletlerin parçalandığı bir süreçte yani koşulların hızla değiştiği ve güvenlik risklerinin örgütlere geçtiği bir dönemde, kendini olası sürprizlerden   korumak yanında özellikle siber alanda, devasa ve aşırı karmaşık sofistike kapasite inşası ile dünyada önemli bir pazar oluşturmasına kapı araladı.

Yani klişe istihbarat potansiyeli, köklü ve güçlü istihbarat geçmişi İsrail’i, bir de buna coğrafyanın belirsiz koşulları eklenince etki alanının gelişmesini ve genişlemesini sağladı.

1950’lerin başında ilk kez bilgisayarı etkin bir şekilde kullanan İsrail istihbaratı, bu yeteneğini sürekli geliştirdi. 1980’lerden itibaren dünyanın değişen güvenlik koşulları ile kendi istihbarat ihtiyaçlarının merkezine tank, top gibi yakın menzili etkileyen düşük etkili konvansiyonel askeri ihtiyaçlar yerine hava gücü ve hava savunma sistemini öne alan ve bunlar üzerinden “terör / kontrol edilecek devletler” sistematiğini merkezine yerleştirilmeye başladı.

Özellikle dinleme, izleme ve gerektiğinde imha etme stratejisine altlık oluşturma şeklinde olduğu gibi…

Bilgi ihtiyacının artması dolayısıyla yeni çözümlemeleri de beraberinde gerektirdi. Bu sorunu giderme son yıllarda 18-25 yaş arasında 2-3 yıl gibi zorunlu askerlik yapan, teknolojiye hâkim kadın ve erkek askerlerin bir bölümünün yeniden ve farklı eğitimden geçirilmesiyle çözülmeye çalışılıyor.

Ayrıca İsrail Savunma Bakanlığı, askerlik öncesi lise düzeyindeki öğrencilerine normal ders saati dışında ayrıca kurslar vermeye başladı. Böylece siber ve istihbarat personel havuzu askerlik öncesinde oluşturulmaya çalışılıyor.

Bugün, “Birlik 8200” adı altında elektronik istihbarat birimi, “akademik platforma” dönüşmüş ve bu birimde askerliğini yapan “elektronik istihbarat çalışanı” sayısı 20 bin civarında olduğu biliniyor. İsrail ordusunun tüm mevcudunun 175 bin olduğu düşünülürse, istihbarata verilen önem itibarıyla bu sayı bir hayli yüksek görünüyor.

Bu kapasite inşası askerlik bitiminde sivil hayata geçildiğinde de özellikle, özel sektörde yeni fırsat alanları yaratıyor. Yani askerliğini bitirip ayrılanlar öğrendikleri yeni şeylerin yanında mevcut yetenek ve kapasiteleriyle özel sektörde ya kendi yüksek teknoloji şirketlerini kuruyor ya da birlikte oldukları asker arkadaşlarının bir şirketine girerek kazandıkları donanımlarını burada değerlendiriyorlar. Askerlikte her alandaki eğitim ve kurdukları bağlar, yetenek, tecrübe, takım ruhu sayesinde siber alanda önemli mesafe alıyorlar.

Birçok kaynağa göre, bugün sadece New York’ta, askerliğini Birlik 8200’de yapmış 400 kişi ileri teknoloji alanında kendilerine ait 350 şirkette çalışıyormuş.

Siber güvenlik öyle bir alan ki dünyada birçok devlet özellikle Arap ülkeleri teknik, sinyal veri toplama, manipülasyon ekipmanları için geçmişi düşündüğümüzde dünün en paralı müşterileri arasındaydı.

Görüldüğü üzere İsrail coğrafya ve nüfus olarak küçük bir ülke ancak gücü ve potansiyeli tam tersi oranda asimetrik bir aktivasyona sahip olduğunu gösteriyor.

Havayı iyi kokluyorlar, biliyorlar ki bölgesinde güçlü olmanın yolu devletlerin güvenlik ve mahrem bilgilerini ele geçirerek şantaja varacak uygulamalara yönelik bilgilere sahip olmaktan ve bu bilgilerin her türlüsünü elde tutmaktan geçiyor.

Hepimiz biliyoruz ki bugün ABD başta birçok ülkede, İsrail diasporasının finans ağlarının oluşturduğu başta medya gücü olmak üzere Hollywood sinema sektörü ve ülke siyasetlerini etkileme gücüyle ülke yönetimlerini elinde tutan yönlendiren etkisiyle dünyada önemli bir etki sahibidir İsrail devleti.

Özellikle ABD devlet yönetimi göbek bağı ile bağlıdır İsrail’e… Cumhuriyetçi veya demokrat başkanlar, fark etmek hangi yönetim gelirse gelsin birinci önceliği İsrail’i korumak ve onu savunmaktır.

Bugün istemese de ikinci kez İran’a saldırmasının asıl nedeninin Epstein dosyalarında adı geçen Trump’ın ‘’pedofili’’ profili olduğunu, ABD’deki İsrail diasporasının Epstein dosyasını şantaj olarak kullanıp Trump’ı zorunlu olarak İran savaşına soktuğunu unutmamak gerekiyor.

İşte İsrail istihbarı ve şantaj ağıyla böyle tehlikeli bir terör devletidir. Yahudilerin bugün dünya toplumları bakış açısıyla değerlendirdiğimizde Hitlerden süregelen mağduriyet algısı değişmiştir. Artık kimse hiçbir devlet hiçbir toplum İsrail’in mutlak mağduriyet hikayesini dinlememekte herkes bunun abartılarak ezberletilmiş bir klişe olduğunun düzmece bir algı mühendisliği proje ve projeksiyonu olduğunun farkındadır.

Dediğim gibi içinde bulunduğumuz zaman şeytanı ifşa etti. Artık bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. ABD başta batı lider ve yönetimlerinin İsrail’i önceleyen bir politikayı sürdürme aksı değişti ülkelerin toplumları da dahil dünya yeni bir makasa geçti.

Dini kaynaklar, şeytanın son arzusunun kıyamete kadar kendisine verilen mühlet ile insanoğlunu cehenneme hazırlamak olduğunu ifade eder. İsrail işlediği büyük günahları ile kendi halkını dünyadaki cehenneme hazırladığının farkında mıdır bilmiyoruz ancak gittiği her yerde itilip kakılması hakaretler edilerek aşağılanması  dünyadaki cehennemi yaşıyor olması bakımından altı çizilmesi gereken bir mesele olarak görülmelidir.

 

Devamını Oku

Ruh Üşümesi…

Ruh Üşümesi…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kahramanmaraş’taki facia,  ülke olarak hepimizin içimizi acıttı.

Bildiğiniz ‘’ ruh üşümesi’’ yaşadık millet olarak.

Her biri daha 11-12 yaşlarında ülkemizin, geleceğimizin umudu çocuklarımız…

Ayla öğretmenlerinin, zarar görmesinler diye kendini siper ettiği çocuklarımız…

Ve ailelerin gözyaşları, yıkılan umutları… Hep birlikte böyle bir acıya tanıklık ettik.

Doğrudur savunma sanayinde iyi yerlere geldik, iyi silahlar ürettik, iyi hastaneler, iyi yollar, iyi binalar yaptık.

Savunma sanayini, yolları, binaları büyütelim derken değerlerimizi büyütmeyi, toplumumuzu güçlendirmeyi en öneli şeyi -çocuklarımızı- ihmal ettik. Bu kazanımlarımızla övünürken iyi bir gençlik yetiştiremedik bizi biz yapan değerlerimizi ıskaladık güçlü bir toplum yapısı inşa edemedik.

Son zamanlarda küçük çocuklarımıza yönelik olarak sosyal medya zararları karşısında yeni önlemler almaya, güvenli bir platform oluşturma çabasına girdik. Girdik girmesine de biraz geç kaldık galiba.

İşin acı tarafı bunu Avusturalya, Yeni Zelanda, Fransa, İngiltere gibi batı değerleri kategorisinde yer aldığını düşündüğümüz ülkeler yapıyor diye başlattık.

Eğer küçük çocuklara erişim kısıtlaması karşısında toplumsal bir tepki gelirse ‘’ bakın batı da aynı önlemleri alıyor’’ diyelim diye bu alana yönelik çalışmalara eğilir olduk.

Biz niye hep başkalarına bakarak onların yaptıkları uygulamalar üzerine bir çalışma inşa etmeye çalışırız?

Bizim kendi aklımız kendi vizyonumuz kendi çalışma programımız yok mu ki başkalarına bakarak iş yapmaya çalışırız sürekli?

Sosyal medyanın bu tür zararlı içerikleri düne kadar yok muydu bugün mü musallat oldu bu bela başımıza?

Ben şundan eminim ki bugünlerde yaşadıklarımız, acılarımız, gözyaşlarımız aslında ‘’ aile temelli’’ sorunlar.

Ailede ebeveynlerin çocuklara karşı tutum ve davranışları, çocuk yetiştirme, hayata hazırlama kabiliyetlerinin yetersizliği ile ilgilidir. Özellikle annenin rolü çocuk yetiştirmede olağanüstü bir faktördür.

Baba, evi geçindirmek için gün boyu dışarıdadır anne ise belki gün boyu belki bir işte çalışıyorsa mesai saatleri dışında hep evde olma gibi bir mecburiyeti vardır.

Çocuklarla birlikte en fazla ev mesaisi harcayan veya harcaması gereken anne ise bu işte en fazla sorumlu annedir. Zira baba özellikle erkek çocuklara rol model olma özelliği ile öne çıkarken,  eve ekmek getiren ailenin karnını doyuran işçi arı gibidir.

Böyle bir aile portesinin yanına ilave etmemiz gereken en önemli şey ise kendilerini iyi yetiştirmiş, ‘’inanç, ahlak, millilik’’ gibi manevi değerlerle kişiliklerini perçinlemiş iyi bir ebeveyn tablosudur.

İşte bu kompozisyon, milli ve maneviyatı yüksek bir nesil inşa etmede belki de en önemli fotoğraftır. Ancak gelinen düzlemde böyle bir fotoğrafı oluşturacak kompozisyonu henüz ülke olarak yaratamadık.

Bu çocuk caninin ne kadar iyi eğitimli, manevi değerlere sahip ebeveynleri vardı bilemiyorum. Ancak benim bildiğim tüm bu özelliklere sahip olsanız da eğer çocuğunuzu ihmal ediyor onu yalnızlaştırıyorsanız yaşadığımız sonucun değişmesi yine muhtemel görünmüyor. Asıl olanı ne kadar özellikli olursanız olun başkaları sizin çocuğunuza sahip çıkmadan sizin çocuğunuza sahip çıkmanız sizin onu sahiplenmeniz sizin onu yalnızlaştırmamanızdır ona rol model olmanızdır.

Okul baskınları sonrası doğan ölümleri sadece batıda olan, batının maneviyat eksikliğine bağlayan bir hadise olarak görürken bugünlerde önce Şanlıurfa’da sonrasında ise Kahramanmaraş’ta görmeye benzer acıyı bizlerde hissetmeye başladık.

Artık okullar güvenli, çocuklarımız güvende değil. Yakın çevremden biliyorum mutsuz ailelerin, vasat okullardaki çocukları tehlikelerin eşiğinde. Birçoğu uyuşturucu batağında, ailesine karşı isyankâr.

Kahramanmaraş’taki cinayet işleyen çocuk beş silah ve yedi şarjörle nasıl okula girdi? Okul kapıları yol geçen hanı mı? Güvenlik nerede?

Geliyorum diyen böyle bir felaket karşısında okul yönetimi neredeydi? Niçin bu çocuğu takip ederek gerekli önlemleri almadı?

Sorulacak o kadar çok soru beklenen o kadar çok cevap var ki…

Ben şunu bilir şuna inanırım ve hep şunu savunurum: ‘’Büyük ve müreffeh bir ülke, güçlü bir gelecek, idealist bir nesil inşa etmek istiyorsanız buna öncelikle çocuklarınızı inşa ederek başlamanız gerekiyor.’’  Tabi işin vahametini bilen bilinçli bir ebeveyn ve özellikle annenin kontrolünde… Sonrasında ise zihin değişimi zaten kendiliğinden gelir.

Zira bugün çocuklarınızın üzerinde ne kadar durup ne kadar hassasiyet gösterdiğiniz gelecekte nasıl bir gençlik nasıl bir ülke hayal ettiğinizin de ipuçlarını verir.

İktidar, ülkeyi inşa edip dönüştürürken artık geleceğin kolonlarını oluşturan yeni nesli de inşa edip dönüştürecek sistemler geliştirmeli bu alana özel önlemler almalıdır. Yoksa bu ülke ile birlikte bir nesil avucumuzun içinden kayıp gider.

Başımız sağ olsun Türkiye’m!

Devamını Oku

Son Tetikçi…

Son Tetikçi…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyaset, insan vücuduna benzer bir organizmadır.

Siyasal organizma bazen siyasal bünyede kendisine uyum sağlayamayan organın vücuda zarar verme olasılığına karşı tepki gösterir ve onu bünyesinden atmak ister. Bu organ uyumsuzluğun sebebi doku reddidir.

Türk siyasetinde son yıllarda Özgür Özel ile genel başkanı olduğu CHP arasında bir organ uyuşmazlığı mevcut. Benzer bir uyuşmazlık eski genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile parti arasında da mevcuttu. İşte bu uyumsuzluk nedeniyle CHP anatomisi onu 2023 seçimleri sonrası kendi bünyesinden sistem dışına iterek devre dışı bıraktı.

Gelinen noktada son yıllarda muhalefet özellikle ana muhalefet penceresinden bakıldığında bu ülkede ciddi bir siyasal lider eksikliği bir nevi ‘’ kaht-ı rical’’ dönemi yaşıyoruz. Bu eksikliğin nedeni belki iktidar tarafında Erdoğan gibi güçlü bir siyasal liderin siyasetin çıtasını çok yükseltmiş olması belki uzun yıllara sarih siyasi tecrübenin getirdiği siyasetteki ustalığı belki de gittikçe güçlenen vizyonel duruşu karşısında ana muhalefetin düşük profilli siyasal öncülerinin liderlik perspektifindeki vasıfsızlıklarının getirdiği semptomlardan kaynaklanıyor olabilir. Ancak kesin olan bir şey var ki oda bu ülke muhalefet veya ana muhalefet yönüyle son yıllarda ciddi bir lider yetersizliği yaşıyor.

Toplum olarak tüm bu eksiklikler yetersizlikler anlaşılabilir sineye çekilebilir. Ancak toplum olarak sineye çekemeyeceğimiz bazı şeyler vardır ki buda siyasetteki ahlaki çürümedir.

Bugün ülke kamuoyu, siyaset yönüyle bir ahlaki çürümeden ana muhalefet CHP’de yaşanan ayyuka çıkan siyasi çürümeden bahsediyor.

Ancak daha vahim olanı CHP’de bugün yaşanan şeylerin siyasi bünyesinde bir siyasal ahlak sorununu depreştirmiş olması, bu durumun gittikçe müzmin hale gelmesi böyle şeylerin artık sıradanlaşması olağan görünüyor olmasıdır.

Düşünebiliyor musunuz ülkenin en kadim partisi, kuruluşuyla bir asrı deviren CHP, son yaşanan olaylarla ahlaki ve siyasal çöküşle birlikte bir kurumsal çöküşe doğru dolu dizgin yol alıyor.

Son bir yılı aşkındır yolsuzluk, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma; bugünlerde ise taciz ve seks skandalları ile çalkalanıyor. Ve neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Tüm bunlar ortada iken asıl sorun, CHP parti yönetimin bunu bir sorun olarak görüp bir ahlaki refleks geliştirip gerekli önleyici veya yok edici tedbirleri alması gerekirken tam tersine ahlaksızlığı örtbas etme gayreti içinde belediye rögarlarının pisliğini CHP genel merkezinin temeline akıtıyor olmasıdır.

Sorun çeyrek asır veya daha uzun yıllara sarih kazanılan İstanbul, Ankara, Bursa, Uşak gibi il belediyeleri ve birçok ilçe belediyelerinde elde edilen başarının yolsuzluk, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma taciz ve seks skandalları ile riske edilerek hoyratça kullanılıyor olmasıdır.

Bu hoyratlık,  belki yıllar içinde biriken ‘’ histerilerin’’ kontrol edilemeyen arzu ve davranışların dışa vurumu, ahlaki direnişin pis arzulara teslimiyeti,  kirli duyguların akla mantığa karşı zaferiydi belki…

Ancak asıl sorun alanı CHP gibi 103 yıllık bir partinin ‘’tek adamlık, jakobenlik, elitistlerin partisi’’ imajının birde ‘’ rüşvetçi, hırsız, tacizci’’ nitelemelerle yaftalanması, zihinlerden zor kazınacak bu tür olgulara teslim olmasıydı.

Böyle şeyler nasıl olabiliyor nasıl sahip çıkılabiliyor diye sorabilirsiniz belki ancak yaklaşık 3 yıl önce genel başkan Özgür Özel’in partinin başına nasıl hangi entrikalarla geldiğini bir düşünün?

Balık, baştan kokarmış.  Kılıçdaoğlu’na rağmen Özgür Özel’in genel başkan olarak parti koltuğuna hangi entrikalarla oturduğunu, ondan önceki genel başkan Kılıçdaroğlu’nun rahmetli Baykal’a rağmen parti genel başkanlığı koltuğuna hangi kumpaslarla oturduğunu hepimiz biliyoruz. Bunların hepsi birer sakat doğumdu.  Eğer çocuk,  sakat doğmuşsa sakat olarak yaşamaya devam eder. CHP’nin en büyük şansı kök doğumun sakat olmamasıydı. Kök doğum sakat değilse sonraki doğumlar kesip çıkartılarak parti yeni doğumlara yeni başlangıçlara hazır hale getirilebilir. Bunu yapacak olanda nihayetinde CHP seçmenidir.

Buda ancak gelinen noktada Erdoğan karşıtlığına evrilen ideolojik radikalizmin, her ne pahasına olursa olsun  temiz siyaseti esaret altına almamasıyla her ne olursa olsun partinin temiz kalmasını sağlamakla  kirli siyasete fırsat tanımamakla olur.

Bu yapılmazsa parti genel merkez ve yöneticileri,  belediyelerden gelen gayri ahlaki olarak rüşvet, yolsuzluk ve usulsüzlüklerle besler ve yemlerseniz parti genel merkezide bu ahlaksızlık ve cinsel istismarlar karşısında buna göz yumar, gerektiğinde bu ahlaksızlığı savunur hale gelir.

Hadi genel merkez yöneticileri, bunları savunan bazı gazeteciler bunlardan nemalanıyor ve savunuyor olsun CHP tabanı bu pisliği nasıl görmezden geliyor nasıl savunuyor bunu anlamak, anlamlandırmak mümkün değil.

İşin en ilginç tarafı ise birçoğu kadın olan gazetecisi ve yazarıyla CHP seçmeni, seks skandallarında adı geçen belediye başkanlarına bu ahlaksızlıklar karşısında ahlaki duruş sergileyerek tepki göstermek yerine, bu pisliği nasıl elinize yüzünüze bulaştırıyorsunuz veya tüm bunları daha gözden uzak tenha bir yerde yapamaz mıydınız,  serzenişine tanık olmamızdır.

Eski genel başkan Kılıçdaroğlu yalancı yani  ‘’mitoman’’ yönüyle eleştirilirdi. Ancak hiçbir zaman ‘’yolsuzluk, rüşvet, taciz, seks skandallarına’’ göz yummak gibi bir ahlaksızlıkla eleştirilmedi. Hakkını teslim etmek lazım kendisi de  bu yönüyle temiz yaşadı böyle uçuk kaçık şeylerin içinde hiçbir zaman olmadı.

Ancak Özgür Özel CHP’si öylemi?

Bugün 103 yıllık CHP, ülkenin siyasi organizmasında bir doku reddi yaşıyor. Özgür Özel,  CHP’yi ülke siyasetinden ‘’eksize etme’’ ülkenin siyasi organizmasından kesip çıkarma sürecine doğru götürüyor.

Gelinen noktada yönettikleri kentlerin tıkanan rögarlarının pisliği Söğütözü’ndeki parti genel merkezine akarken genel başkan Özgür Özel’, pisliği kamufle edeyim derken eline yüzüne bulaştırdığının, 2026’ın 9 Eylül’ün de 103.yılını devirecek CHP’nin ayaklarına sıkarak  kötürüm ettiğinin Türk siyasetinde  topal ördek  yaptığının  kısaca 103 yıllık CHP’nin ‘’son tetikçisi’’ olduğunun farkında değil…

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.