16 Ekim 2026 Cuma
Bugün ilk göz ağrımız, 2007 yılının bir sonbaharında, bir hazan mevsiminde, bir 15 Ekim’inde daha 14 yaşlarında kaybettiğimiz kızımızın, Gökçe’mizin vefatının 19. sene-i devriyesi…
Bir babanın baharının hazana, hazanın zemheriye döndüğü gün…
İnananlar için kadere inanmış ölüme iman etmiş bizler için elbette “ölüm, bir veda bir ayrılık değil ‘’
Ölüm, bizler için belki yeni bir başlangıç belki hasret şehrini birbirine bağlayan özlem köprüsü…
Bu satırları yazarken hüzünle beraber bir duygu sağanağı yaşıyorum.
Göz yaşlarımı kontrol edemiyorum. Klavyeye düşen her bir gözyaşıma eşimin duymasını istemediğim sessiz hıçkırıklarım eşlik ediyor.
Geçmişe dalıyor ah be diyorum. Kaç yıl oldu, daha kaç yıl geçecek sensiz…
Papatyaları çok severdi, hem de beyaz olanlarını…
O zamanlar Torosların bir mahallesinde oturuyorduk. Akbelen şehir mezarlığının hemen üstündeki Sebahattin Çakmakoğlu ilköğretim okuluna götürür, okul dönüşte şimdilerde yapı yığınlarına dönmüş olan kırmızı gelincikler, beyaz ve sarı papatyalarla bezenmiş çiçek dolu tarladan geçerken annesine sarı, beyaz papatyalar toplardı. Hiç unutmuyorum anneciğim bu senin demesini… Papatyaları verirken gözlerindeki eksiltmediği o mutluluğu…
Ve işte 2007 Eylül’ünde bir sonbaharda okullar açılırken Ankara’ya yolculuk için hazırlanışımız geliyor aklıma… Çok beklemiştik o günü, bitmek tükenmek bilmeyen 7 yılı… Nefes alıp vermede katlanılan, sıkıntıyla çekilen koca 7 yıl…
Doktoru, ilk kez duyduğum Skolyoz denilen ortopedik hastalığına bağlı omurilik ameliyatı için ergenlik çağını beklemeniz gerektiğini söylediğinden bu yana tam 7 yıl geçmişti. Gittikçe gelişen, geliştikçe öne eğilen vücudunu korumak adına korse provası için yıllarca Ankara’yı mesken tutmuştuk…
On dört yaşlarına gelmiş büyük bir kız olmuştu Gökçe. Artık bizim için birçok şey değişecek Skolyoz denilen omurga eğriliği ameliyatla düzeltilerek dik durması sağlanacak, uzun boyuyla insanlardan uzak yaşamak zorunda hissettiği ortopedik hasarı ortadan kalkmış olacaktı.
2007 yılının Eylül ayıydı…
Havaların serinlemesiyle rengarenk elbisesini çıkartıp sarı renkli baharlıklarını giyen yaz, insanoğlunun yaşam serüveninin son çeyreğini hatırlatan sonbahara bırakmıştı yerini…
Altı yaşlarındaki ortanca kızım Aleyna ilkokula yeni başlamış, yine bir Eylül ayında dünyaya gelen en küçüğümüz Firdevs Eylül ise henüz daha üç yaşlarındaydı.
Ankara’nın yolunu tutarken çocuklarımızla vedalaşmak biraz zor olmuştu. Çünkü bizlerin neyi beklediğini, gittiğimiz yerde ne kadar kalacağımızı bilemiyorduk. Zor olan bir vedadan sonra yola çıkmıştık.
Şehirlerarası otobüs o eski Ulukışla yokuşuna sararken kaset Ferdi Tayfur’un Emmioğlu şarkısını çalıyor, şoför içten içe bir şeyler mırıldanırken yazın getirdiği yorgunlukla yapraklarını dökmüş ağaçlarda, düzenli bir ritimle kuyruk sallayan saksağanların umursamaz hareketlerini izliyor, gevrek gevrek ötüşleri eşliğinde yeni bir başlangıç olarak düşündüğümüz Gökçe’miz ile ilgili gelecek hayallerimizle, Ankara’ya yol alırken ruhumuz sanki taze umutlara yeni başlangıçlara iltica ediyordu.
Sabah çıktığımız yolculuk sonunda akşam üstü Ankara’ya varmıştık. Ertesi sabah bizi zorlu bir gün bekliyordu. Zira sabah doktor muayenesine gidecek kızımın hastane yatışını yaptıracaktık.
Ertesi gün erkenden kalkıp alel acele giyindikten sonra hep birlikte yola çıktık. Randevusunu önceden aldığımız doktorun muayenesini epeyce aradıktan sonra bulduk. Doktor önceden çektirdiğimiz röntgen filmlerini iki eline alıp, ışıklı bir tabelaya tuttuktan sonra bize çok geç kalmış olduğumuzu söylediğinde üstümüze sanki kaynar sular dökülmüştü.
Doktor bu tür ameliyatların çocukken bile yapılabildiğini bu kadar beklemenin gereksiz olduğunu bu beklemenin her şeyi zorlaştıracağını söylerken, söylenenleri algılamakta güçlük çekiyor, ne kadar istesem de kendimi toparlayamıyordum.
Biz ne yapmış nasıl bir hata yapmıştık. Yaşadığımız şehir Mersin’de önemli bir ortopediste güvenmiş, süreci başka doktorlara teyit ettirmek yerine bir kişiye güvenmiş kendimizi ona teslim etmiştik.
Zira bu işin uzmanı onlardı. Dünyada tıp ile ilgili gelişmeleri takip etmesi gereken öncelikle biz değil onlardı. Alternatif doktor aramada gözümüz kör olmuştu.
Büyük umutlarla güzel hayallerle bir Eylül ayında Hacettepe’ye yatışınızı yaptırdığımız Gökçe’miz yaklaşık bir ay sonra bir Ekim ayında girdiği bu zorlu ameliyattan çıkamamış, avucumuzun içinden kayıp gitmişti.
Sessiz çığlıklarımızı, isyanlarımızı içimize gömdüğümüz yazımızın kışa hem de karakışa döndüğü bir 15 Ekim akşamında Gökçe’mizi can paremizi kaybetmiştik.
Gökçe’mizin vefatının üzerinden bugün 19 yıl geçti. Geriye dönüp baktığımızda aklımızdan bir an olsun çıkartamadığımız, onun doğum tarihli bir kız gördüğümüzde eğer yaşasaydı Gökçe’miz muhtemelen bu yaşlarda güzel bir genç kız olacaktı demediğimiz bir günümüz olmadı.
Bugüne kadar yaşam dünyamızı sessiz hıçkırıklarla suladığımız birlikteki anılarımız, zihnimizden yüreğimizden tüm bedenimizden hiçbir zaman eksilmedi. Artık kim toplayacaktı sarı, beyaz papatyaları annesine…
Anneler babalara göre çok daha duygusal, daha hassastır… Annelerin her şeylerini dışa vurma gibi bir özgürleri vardır. Duygusuz gibi görünen içten içe yanan kavrulan babaların ise insanlar ne der ruhsal savruluşlarıyla böyle bir hakkı yoktur. Dışa vurmaktan kaçındığı hissiyatlarını, sessiz hıçkırıklarını içine akıttığı gözyaşlarıyla sularken; çaresizliklerini, sessiz çığlıklarını içlerinde haykırırlarken acizliklerini kendi içlerine hapsederler…
Her 15 Ekim’ de bu duygu sağanağını yaşayıp kalbimin acısını, kurumaya yüz tutmuş gizli gözyaşlarımla sularken inandığım ahirette bizi diğer kız kardeşleriyle bekleyeceğini umut ediyorum.
Belki bu da benim bu dünyada kendimi teslim ettiğim tek umudum, belki de tek tesellim…
Ve her daim umudumu perçinleyen şu sözleri hep tekrar eder dururum: ‘’ Ölüm; bir ayrılık olsa da vuslata giden yeni bir yol, yeni bir başlangıç, ölüm; hasret şehrini birbirine bağlayan özlem köprüsü…’’
İnandığım ahirette buluşmak umuduyla, mekanın cennet olsun ilk göz ağrım!
Bizler gibi 50’li yaşları devirmiş olanlar 90’lı yılları iyi hatırlar.
İmar bankası mevduat yolsuzluğu ile milletin parasını hortumlayıp yurt dışına kaçan Cem Uzan’ları, Abidin Cevher Özden’in Banker Kastelli’sini, Yahya-Murat Demirel’leri hepiniz hatırlarsınız.
Kimin eli kimin cebinde olduğunun tam bilinmediği devlet sisteminin zafiyet yaşadığı, devleti idare edenlerin seçim sisteminin getirdiği koşullar nedeniyle tam bir otorite kuramadan iktidarını devrettiği, iktidarların sık sık el değiştirdiği, devlet otoritesinin toplum olarak hissedilemediği ‘’siyasi ve ekonomik krizli’’ seneler…
2000’li yıllara gelindiğinden yeni bir iktidarın, AK Parti’nin doğuşuna şahit olduk. Başlarda e- muhtıra ve kapatma davaları ile askeri ve yargı vesayetinin hışmına uğradı. Geçmişten o günlere siyasal peyzaj çabaları ile siyasete yön veren iktidarı indirip istenildiğinde iktidar yapan ‘’ yasama-yürütme ve yargı’’ erkinden sonra dördüncü güç kabul edilen ‘’medya’’ vesayetinin altında ezilmeye, yok edilmeye, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Ayrıca o yıllar mafyanın en azgın olduğu dönemlerdi ve mafyayla girişilen çetin mücadeleler ile mafya bitirildi. Bugüne gelindiğinde o karanlık yıllar geride kaldı.
İfade ettiğim gibi bugün 20’li yaşlarda olan genç kuşak bilmez bunları bugünlere kolay gelinmedi. Çeyrek asırdır R. Tayyip Erdoğan tarafından mücadelelerle halkla hemhal olunarak elde edilen başarı ile biriktirilen temiz bir ‘’siyasal miras’’ inşa edildi.
80 yılda yapılamayanı 25 yıla sığdıran hizmetlerle elde edilen bu temiz siyasi miras ‘’ 3 saatlik uyku’’ ile yukarıda bahsettiğim vesayet odakları ile vuruşa vuruşa büyük bedeller ödenerek elde edildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Kasım 2002 yılında iktidara geldiği günden bugüne fiziki yüz ve beden haritasına bakarak dikkatli bir analiz yaptığınızda ne kadar yıpranmış ve çökmüş olduğunu, yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan rahmetli Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in ölümlerine kadar yüz ve beden haritasını göz önüne getirip kendilerinden neredeyse 25 küçük Erdoğan’la mukayese ettiğinizde Erdoğan’ın çeyrek asır gibi kısa bir sürede ne kadar büyük bir değişime, yıpranmaya uğradığını görürsünüz.
Millet için milleti için fedakârlık, mazlumlar, ezilmişler itilmişler, ötelenmişler, umudunu Türkiye’ye bağlayan ümmet için insanlık için kendisinden, ailesinden, çoluğundan çocuğundan vaz geçmişlik, ülkede kaybedilen onlarca yılı telafi etmek için uykudan, konfordan fedakârlık işte böyle bir şey…
Bu fedakârlık ancak ‘’ insanına, milletine aşık’’ yüksek bir ‘’şahsiyet’’ profili ile açıklanabilir.
Buradan şuraya geleceğim. İki haftadır fon krizi yaşıyoruz.
Sermaye piyasasında olağandışı şekilde manipülasyonlarla yoğun yapılan alımlar neticesinde gerçekte olmayan değeri üzerinde yükselen hisselerin, krizin patlayacağının belirginleşmesi üzerine içeriden gelen tüyolarla bir kısım imtiyaz sahibi nüfuzlu yatırımcılar tarafından çekilmesi sonucu yüzde doksan civarındaki küçük yatırımcının hisse karşılığının ödenememesi sonucu ortaya çıkan mağduriyet durumudur.
Gelinen noktada bugün 45 yaşında olmakla birlikte AK Parti çatısı altında daha 30’lu yaşlarda kendisine bakanlık tevdi edilmiş bir hanımefendinin kendi nefsi arzularının esiri olarak bu 25 yıllık davanın kazanımlarını para hırsına heba ettiğini gördük.
Bu nasıl bir hırstır ki sıradan bir siyasetçi olarak gelebileceğin en iyi yerlere gelmiş milletvekili, bakan olmuş, MYK ve MKYK’da yer alarak genel başkan yardımcısı ve hemen her şey olmuşsunuz ancak bir tek 25 yıldır dava peşinde koşan sıradan bir parti üyesi kadar dava insanı olamamışsınız.
Hemen her şey olmuşsunuz ancak çeyrek asır boyunca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaman zaman, ‘’3 bilemedin 4 saatten fazla uyursanız devleti gerektiği gibi yönetemez 80 yılda yapılamayanları 25 yıla sığdıramaz, kökleşmeye çalıştığımız bu bin yıllık kadim coğrafyada çara çakala yem olursunuz’’ ifadesine layık olamamışsınız.
Yazık… AK Parti’nin en büyük özelliği ve bugünkü ana muhalefetten farkı, iktidarda olduğu çeyrek asır boyunca lideri ve parti tabanınca yolsuzluklara usulsüzlüklere sahip çıkılmaması en küçük bir şayiada parti anatomisine uyum sağlayamayanları doku reddi gereği sistem dışına atmasıdır.
Oysa bugünkü ana muhalefet partisinin en büyük zafiyeti; son iki yıldır şahit olduğumuz üzere bugünkü olanları mumla aratacak türlü iddia ve usulsüzlüklere kapı aralaması hatta sahiplenilmesidir.
Kimisi İBB’yi hortumlama iddiasıyla yargılanmasına, kimisi belediye parasıyla pavyonuna eleman temin etme ve metresiyle otelde basılmasına, kimisi metresiyle belediyeyi hortumlama iddiasına, kimisinin ise daha 16 yaşındaki kıza taciz ve ölümüne sebep olma iddiasıyla yargı önüne çıkarılmasına rağmen sahiplenilmesi, geri adım atılmamasıdır. Parti tabanının, koşulsuz Erdoğan nefreti ve karşıtlığı duygu durum psikolojisinin biriktirdiği ” ideolojik bağnazlık” bir siyasi avantaj görülerek partiye itiraz etmeyeceği düşüncesiyle siyaseti kirletmeleri pahasına sistem dışına atılma gereği duyulmamasıdır.
Yukarıda ifade ettiğim gibi işin en enteresan tarafı bu iğrenç durumun sadece parti lider ve yöneticileri değil büyük oranda taban tarafından da sahipleniliyor, savunuluyor olması bir kısım taban tarafından savunulmasa bile hiçbir şey olmamış gibi görmezden gelinmesi bu vakalar karşısında ölü taklidi yapılıyor olmasıdır.
Oysa hırsızın iyisi kötüsü olmaz. Hırsız, hırsızdır. Kimisi vergi kaçırır hırsızdır kimisi belediyeyi hortumlar hırsızdır kimisi de bugün olduğu gibi fon hırsızlığı yapar hırsızdır. Sonuçta hepsi de sapak yollardan vatandaşın cebine göz dikmiş, vatandaşı mağdur etmiştir.
Gelinen noktada iktidar partisi, lideri ve tabanıyla iyi sınav vermiş, yapılan rezilliği ana muhalefetin yaptığı gibi savunmak yerine üzerine gitmiş, parti tabanınca ilgili hanımefendi sosyal medya linçine tabi tutulmuştur.
Bundan sonrasında vatandaş olarak hepimizin isteği; bu hatalardan ders alınıp sisteminin açıklarının bulunarak buna yönelik tedbirler geliştirilmesi ayrıca düzenleyici ve denetleyici bir kurum olan SPK’nın başında görevli her kim bu mağduriyetin oluşmasına sebep olmuşsa hukuk önünde hesabın sorulmasıdır.
Uzun yıllar boyunca geleneksel yöntemlerle yürütülen emlak sektörü de dijital çağın gereksinimlerinden nasibini almış bu sektörde değişime uğramış, teknolojinin hızla gelişmesi, internetin yaygınlaşması ve müşteri davranışlarının değişmesi, “ofissiz emlakçılık” kavramını gündeme taşımıştır.
Bugün bir emlak danışmanı, yalnızca ‘’güçlü bir dijital kimlik’’ ve ‘’doğru pazarlama araçlarıyla’’ ofis açmadan da sektörde var olabilir.
Dijitalleşmenin sunduğu imkanlar sayesinde, satıcı ve alıcılar artık ilk temaslarını internet üzerinden kurarlarken online ilan siteleri, sosyal medya platformları, sanal tur uygulamaları ve dijital sözleşme çözümleri, fiziksel ofis ihtiyacını büyük ölçüde azaltma yoluna gitme eğilimi göstermektedir.
Dolayısıyla bu yeni düzen, hem maliyetleri düşürürken beraberinde daha esnek bir çalışma modeli sunmaktadır.
Soru şu… Ofissiz emlakçılık geçici bir trend mi, yoksa sektörün geleceğini şekillendiren kalıcı bir dönüşüm mü?
Geleneksel emlakçılığa bakıldığında merkezi ve ulaşılabilecek lokasyonlarda ofisler açılarak işler yürütülüyor bu da doğal olarak; ofis kirası, ofis dekorasyon masrafları, personel giderleri, elektrik, su, internet giderleri derken bu durum geleneksel ofisli emlakçılığa ciddi bir ekonomik maliyet yüklerken müşteri güvenini kazanmada önemli bir rol oynuyordu.
Ancak çağın getirdiği dijitalleşmeyle birlikte insanlar artık aradıkları evi, arsayı ya da ticari gayrimenkulü ilk olarak dijital platformlardan araştırırken bu durum, ofissiz emlakçılığın yükseliş trendine ve emlak sektörünün klasik iş modelinin tartışılmasına veya şekillendirmesine kapı aralayan bir sürece evrilemeye başladı.
Özellikle düşük maliyet, esnek çalışma, dijitalleşmeyle daha geniş müşteri ağı ve hızlı iletişim ve şeffaflık gibi avantajlar sağlarken beraberinde müşteride öteden beri gelen özellikle yüksek bütçeli yatırımlarda fiziksel bir ofis görmeden emlakçıya güven sorununu, kurumsal imaj kimlik ve ciddiyet göstergesi durumunu, esnek çalışmanın getirdiği disiplin sorununu beraberinde getirdiğini unutmamak gerekiyor.
Gelinen noktada artık müşteriyle temasın büyük kısmı telefon, e-posta, WhatsApp veya sosyal medya üzerinden gerçekleştiği veya yüz yüze görüşmelerin yalnızca gayrimenkulün gezilmesi veya sözleşme aşamasında gerekli olduğu düşünüldüğünde bu durum sabit bir ofis ihtiyacını ikinci plana ittiğini gösteriyor.
Ofissiz emlakçılığın diğer bir avantajı, danışmanlara lokasyondan bağımsız çalışma imkânı sunar. İster evden ister kafeden, isterse farklı şehirlerden iş yürütmek mümkün hale gelirken böyle bir durumda özellikle genç ve teknolojiye yatkın emlak danışmanları ofissiz emlakçılığı cazip hale getirir.
Ve dijital pazarlama sayesinde tek bir semt ya da mahalle ile sınırlı kalmadan, ülke genelinde hatta yurtdışından müşterilere ulaşmak mümkün gelirken sosyal medya reklamları, Google ve YouTube gibi platformlar, müşteri tabanını genişlemesine kapı aralar.
Bu durumda ikinci bir soruyu da sormak gerekiyor. Ofissiz emlakçılık, sektörün geleceği mi?
Kabul edelim ki emlak sektörü, dijitalleşmenin etkisiyle geri dönüşü olmayan bir dönüşüm sürecine girdi. Gelinen noktada ofissiz emlakçılık, yalnızca bir trend değil, geleceğin iş modeli olarak kabul ediliyor. Ancak bu modelin başarısı, danışmanın dijital araçları ne kadar etkin kullandığı ve güven duygusunu ne kadar güçlü inşa ettiğine bağlı olması yönüyle şekilleniyor. Özellikle pandemi sonrası dönemde uzaktan çalışmanın normalleşmesi, müşterilerin dijital çözümlere olan güvenini artırdı. Bu da ofissiz emlakçılığın daha hızlı benimsenmesine katkı sağladı.
Üçüncü bir soruyu soracak olursak ofissiz emlakçılık, ofis olmadan mümkün mü?
İşin yasal boyutuna bakıldığında, Taşınmaz Ticareti Hakkında Yönetmelik bu konuda oldukça net ve katı kurallar koyuyor. Zira emlakçılık faaliyetleri yalnızca belirlenen kriterleri karşılayan işletmeler tarafından yapılabiliyor.
1-Emlakçılık yapabilmek için Ticaret İl Müdürlüğünden ‘’ticaret yetki belgesi’’ alınması gerekiyor.
2-Yetki belgesi, yalnızca fiziksel bir işletme adresine sahip olanlara veriliyor. Yani evden ya da sanal ofisten emlakçılık yapmak, resmi olarak yönetmelik kapsamında mümkün değil.
3-İşletmenin fiziki şartları da yönetmelikte belirtilmiş durumda. Örneğin, emlak ofisinin asgari metrekare büyüklüğü, ayrı bir girişe sahip olması, iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uygunluğu gibi kriterler aranıyor.
Dolayısıyla, tamamen “ofissiz” bir şekilde yani sabit bir işletme adresi olmadan emlak alım satımı yapmak yasal olarak mümkün değil. Home Office tarzı çalışma yaygınlaşsa da resmi kayıtlarda mutlaka işletme adresi gösterilmek zorunluluğu vardır. Sanal ofisler yönetmelikte kabul edilmiyor; ancak bazı girişimciler fiziksel bir adres üzerinden yetki belgesi alıp, işin büyük kısmını dijitalden yürütülürken, ilan siteleri, sosyal medya pazarlaması, sanal tur ve dron çekimleri sayesinde müşteriyle buluşma süreci ofisten bağımsız ilerleyebiliyor.
Özetle pratikte emlakçılığın %80’i ofis dışından yapılabiliyor; fakat yasal olarak “ofissiz” olunamıyor.
Peki gelecekte ofissiz emlakçılık yasal hale gelebilir mi?
Zaman ve zemin kavramının dijitalleşmeyle birlikte ortadan kalkmış olması mevzuat değişikliğine kapı aralarsa neden mümkün olmasın. Zira pandemiyle birlikte e-ticaretin yaygınlaştığı, iş koşullarının Home ofise taşındığı bu dijital dünyada bugün ‘’ofis’’ zorunluluğu mevzuata dahil olsa da gelecekte her şeyin dijitalleşmeye tevdi edileceği düşünüldüğün de fiziki ofis şartının mevzuatla birlikte ortadan kalkmasıyla ofissiz emlakçılığı emlak ticaretin bir parçası olarak görebilmek mümkün hale gelebilir.
Geleceğe hükmedebilmenin en etkili yolu konjonktürü iyi analiz edip, buna dair yeni stratejiler geliştirmekten geçer.
Bunun için öncelikle uluslararası gündemi iyi takip edip dünyada neler olup bittiğini görebilmek, kâinat nereye gidiyor sorusuna cevap bulabilmek ve buna dair gerçekleri anlayıp algılayabilmek gerekiyor.
6 asır önce uygarlığın merkezi Doğu’ydu. Batı önemli teknolojik gelişimini Doğu’dakini kopyalayarak gerçekleştirdi. Barutu Çin’ den aldı, silahı üretti. Kâğıdı Çin’den aldı matbaayı icat etti.
Pusulayı Doğu’dan aldı, gemilerin hareket alanını belirleyen sisteme entegre etti.
Hümanizmi Mevlana’dan, Yunus’tan aldı insan hakları evrensel beyannamesini hazırladı.
Asıl, kopyadan nefret etse de her zaman kopyanın ilham kaynağı olmuştur.
Ancak gelişmişlik ve teknoloji, zaman içinde zemin değiştiriyor.
Batı, çeyrek asır öncesine kadar dünya gelir kapasitesinin üçte ikisini yönetiyordu. Ancak bugün bu durum neredeyse eşitlenmiş durumda.
Düşünce kuruluşlarının analizlerine göre; durum eğer böyle giderse yakın gelecekte doğunun dünya gelir kapasitesinin 2/3 ü yöneteceği yönünde. Artık yakın zaman sonra dünyanın geleceği Atlantik havzasından Pasifik havzasına evrilme istikametinde.
Binlerce yıl ticarete güzergâhlık yapan ipek yolu Batının reform ve rönesansının ilham kaynağı oldu, doğudaki bu ışık batıya kaydı.
Batı doğudan aldığı bu taklit araçlarıyla birçok icatlar gerçekleştirdi. Doğuyu sömürdü. Yani doğuya ait araç gereçlerle doğunun bütün kaynaklarını tarumar etti.
Bugün artık devran değişiyor. Doğu kaybettiği itibarını geri alıyor. Güç yeniden batıdan doğuya kayıyor.
Güç batıdan doğuya kayarken dünyanın tam ortasında yer alan Türkiye ise, bu iki medeniyetin cazibe merkezi olmak için gün sayıyor.
Çin, Hindistan, Türkiye doğunun ve geleceğin yıldızları.
ABD ve Avrupa, özellikle ABD teknolojik güç üstünlüğünü muhafaza etmek adına milyonlarla ifade edilebilecek yetişmiş bilim insanına ihtiyaç duyduğunu açıklarken bu şekilde giderse yakın gelecekte bu üstünlüğün ortadan kalkacağı, yerine Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin alacağı söyleniyor.
Çin, daha düne kadar kopyalayarak gerçekleştirdiği GSMH’sını bugün gerçeğini üreterek kendini yeniliyor.
Yakın zamanda insan çalışanından fazla robot çalışanı üreteceği, otonom sistemden uzay araçları ve uçan arabalar üretecek pek çok zenginlik alanında çalışacak bilim insanına sahip olduğu konuşuluyor.
Çin ve Hindistan uzay bilimlerinden robot bilimlerine yeni alanlarda kendini belirginleştiriyor.
Son 60 yılın ikon kuruluşları NATO, IMF ve AB köhne kuruluşlar yok olma yolunda miadını doldurmayı beklerken yerini ‘’ ipek yolu’’ nu yeniden canlandırmayı planlayan Çin’ den başlayıp Türkiye geçişli Kuşak ve Yol projesi belirginleşmiş durumda.
Tüm bunlar ortada iken, 60 yıldır Batı’nın kapısında Batılılaşmak için harcadığımız zamanı Doğu’nun kapısında Doğululaşmak için harcamalı mıyız bunu hesap etmemiz gerekir.
Bugüne kadar bir türlü batıdaki doğu olamadık inşallah doğudaki batı olur muyuz bunu algılamamız gerekiyor.
Gençleri her fırsatta uyarıyorum.
Bulunduğunuz konumda bir farkındalık oluşturmak istiyorsanız, mutlaka dünyayı gezin, dünya kültürlerini iyi analiz edin, ülkenizin eksikliklerini gezip gördüklerinizle mukayese ederek ülkeniz için bir şeyler ortaya koymaya çalışın.
Dediğim gibi Batı, değer kavramları üzerinden yükselttiği varlığını son yıllarda yaşadığı paradokslarla reddederek çöküş aşamasına girerken, doğu kendini yeniden restore ediyor.
Bunu görebilmek için kahin veya müneccim olmak gerekmiyor.
Durum böyle iken ülke olarak bu yeni restorasyon sürecinin dışında kalma lüksümüz olmadığı ortada iken yaşadığımız coğrafyada ki yaklaşık 1000 yıllık varlığımızı perçinleyerek köklerimizin toprağın çok daha derinlerine tutunacağı bir güç ve gelecek kapasitesi inşa etmemiz gerekiyor.
İşte bunun içindir ki aceleci davranmamız, geleceği ıskalamamız gerekiyor.
Zira fırsatlar peşinden koşularak değil önüne geçilerek, önü çevrilerek yakalanır.
Politikada başarı, iktidar-muhalefet terazisinde fikirlerin eylem pratiklerine altık oluşturmasıyla şekillenen hizmet kalibresi ile ölçülür.
İnsana hizmeti esas alan fikri kalibrenin uygulanabilir etki gücü ve kapasitesi, muhalefet partilerinin gelecek iktidarı için hedef aracıdır hatta iktidar değişimlerinin temel belirleyicisidir.
Gelinen noktada muhalefetten özellikle ana muhalefetten beklenti bu olması gerekirken CHP perspektifinden geriye dönüp son birkaç yıldır gelinen düzleme bakıldığında hem siyasi hem de toplumsal ahlakta derin yaralar açacak bir yozlaşma girdabına hapsolunduğunu görüyor, ülkemiz adına bu durumdan üzüntü duyuyoruz.
Mahkeme dosyalarındaki iddialara bakıldığında cinsel istismar, iskân ve ruhsat verme karşılığında rüşvet talebi veya belediye başkanlığı adaylığı karşılığında dönen akçeli işlerin ortaya savrulup ayyuka çıktığı iç içe geçmiş girift bir yozlaşmalar yumağına tanıklık ediyoruz.
Geldiğimiz noktada CHP’den ayrılıp YENİ Parti kuruluncaya kadar ortalığa saçılan hemen her pisliği halının altına süpürmeye alışmış bir Özel-İmamoğlu ekibi diğer tarafta ise halı altına süpürülen pisliği, sırtındaki hançerlerle temizlemeye çalışan ve şaibeli olduğu mahkeme kararıyla tescil edilmiş bir kurultayın ardından partinin başına yeniden dönen Kılıçdaroğlu ve ekibi ile karşı karşıyayız.
İşin ilginç tarafı Özgür Özel ve etrafındaki kalabalıkların, partiden ayrılana kadar bu ülkeye yaşatılanlar karşısından hiçbir şey olmamış gibi davranmaları bunu olağan görmeleri olumlu-olumsuz her koşulda kendilerine siper ettikleri Atatürk’ün aziz hatırası karşısında 103 yıllık CHP’yi, bu yaşatılanlar karşısında partinin içine düştüğü bu yozlaşma siyasetini sorgulamıyor olmalarıdır.
Ve sonunda ‘’doku reddi’’ gelişti bünyesi bunu kabul etmeyen CHP’den mitozlanarak bölünen YENİ Parti, Türk siyasal tarihinin en genç partisi olarak siyasetteki yerini alırken 91 milletvekili CHP’den ayrılarak YENİ Parti’ye geçti.
Belediye başkanları özellikle Büyükşehir belediye başkanları ne yapacak nerede kimin yanında duracak tavırları muğlak iken ilk açılışı Adana’da Zeydan Karalar yaptı. Aslında akla ilk gelen isimlerin başında hem Türkiye Belediyeler Birliği hem de MBB Başkanı Vahap Seçer’di. Mersin ne yapacak nerede kimin yanında duracak tavrı belirsizliğini korurken CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun da davet üzerine katılım sağladığı ‘’ 2’nci Kardeş Göçerler Yörük Etkinliğinde’’ Vahap Seçer son noktayı koydu.
MBB Başkanı Vahap Seçer konuşmasında CHP’nin kadim tarihine atıf yaparak ‘’Mustafa Kemal’in yolundayız, CHP’li olmaktan övünç duyuyoruz ve bugüne kadarki her şeyimizi bu partiye borçluyuz’’ ifadeleriyle partiye olan ahde vefasını haykırırken tarafını da netleştirmiş oldu.
Bu ifadelerinin ardından akıllara şu soru geldi:’’ Vahap Seçer nereye koşuyor?’’
‘’Siyasi intihar mı ediyor yoksa siyasi irtifa mı kaydediyor?’’
Aslında politikanın bir siyasal araç olma kimliği üzerinden birçok tanımı vardır.
Kimilerine göre siyaset, yönetim ve kişisel yetkinlikleri içeren bir liyakat bir donanım alanıdır ve bu alanı ahlaki değerleri de esas alan ‘’ hizmet’’ alanı üzerinden ifade eder.
Kimileri ise oportünizm üzerinden fırsatçılık beklentisi ile ‘’çıkar’’ alanı üzerinden konsolide eder.
Bu yüzden dürüst ve ahlaklı siyasete, donanım, birikim ve bu meziyetlerle birlikte gelecek tasavvuru klişesi üzerinden geçmişi ve bugünü harmanlayarak yarınlara dönük güncellemeler içeren yetkinlik ve yeteneklerin etkinlik sahasıdır da desek yanılmış olmayız.
İşte politikayı da gerçek anlamda bu ölçeklik kıymetlendirir.
Dolayısıyla demokratik enstrümanların en vazgeçilmezlerinden olan siyaset; sorunların, güçlüklerin aşılmasında, yeni ihtiyaçların belirlenmesinde ve gelişmesinde, bugünü ve geleceğe dair yönetme becerilerinin gelişiminde başvurulacak yegâne alandır da diyebiliriz.
Siyaset insan odaklı yapıldığı için içi kof bir derinliği olmayan köhne sloganlarla, iddiası ve idealleri olmayan fikirleri gayri ahlaki politikalarla beslerseniz uzun soluklu siyasetin koşucusu olamazsınız.
Tamda burada Vahap Seçer, hemen her kesimce kabul gören makul ve makbul belediye başkanı sıfatıyla önce ‘’ahlaki’’ sonra ise ‘’ahde vefayı’’ öne alan önceleyen şehremini kimliğiyle kendi siyasal geleceği için doğru olanı yaptığını düşünenlerdenim.
Zira gelinen noktada savunduğum tez iktidar siyasetine yönelik alternatif bir siyasi proje ortaya koyamayan hatta kirli siyasete alan açan dünün CHP’sinin genel başkanı Özgür Özel ile yarınların siyaseti için YENİ Parti logosu altında peşinden koşulabilecek Özgür Özel’in, ülke geleceğine yönelik bir umut bir gelecek beklentisi yaratabilmesini mümkün görmediğimi ifade etmek istiyorum.
İşte burada MBB Başkanı Sayın Vahap Seçer akıllı bir siyasetçi olarak tüm bunları analiz etmiş olmasının getirdiği yük hafifliği ile kararını netleştirirken 2029’a yönelik başarı umudunu geçen yedi yıllık vatandaş odaklı rezerv birikimine bağlamış olduğunu görebilmek gerekiyor.
Sayın Seçer’in, 2029 için başarılı olamasa da 2029 sonrası CHP genel merkezinin önemli müdavimlerinden biri olabileceği hatta genel başkanlığa oynayabileceği unutulmamalıdır.
Tabi burada YENİ Parti’nin 2028 seçimleri ile daha da belirginleşecek gelecek akıbeti, CHP ile birlikte Vahap Seçer’in akıbetinin belirlenmesinde önemli bir rol üstleneceği ortadadır.
YENİ Parti’nin kurulup gitmek isteyenlerin partiden ayrılmasıyla safralarından arınan CHP, bugün temiz bir siyaset için ciddi bir yüzleşmeyle karşı karşıyadır.
Ya şu an anatomisine uyarlayacağı yeni ‘’ temiz siyaset’’ tarzıyla ” milli siyaseti de” sırtlanarak kendine yeni bir yol açacak ya da çürümüş bünyesine metastaz atmış eski doku lezyonlarıyla kendi akıbetini kendisi bekleyecek. 2029 yerel seçimlerine kadar CHP’nin olağan kurultay ile belirginleşecek genel başkanlık seçim sonuçları ile gerek Kılıçdaroğlu ile gerekse Kılıçdaroğlu’suz Seçer’in de akıbetini belirleyecek.
Her şeyin su gibi hızla akıp gittiği düşünüldüğünde aldığımız her nefesi sürekli hesaplamakla meşgul olan zamanın, kimilerini nerelere hangi konuma getireceğini ölmez sağ kalırsak hep birlikte görecek, birlikte tanıklık edeceğiz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.