a
İsmail Şimşek

İsmail Şimşek

24 Ekim 2026 Cumartesi

Dünya Türk Diasporasına Küresel Lider Üretim Fabrikası:’’ GLOBAL TURKS’’

Dünya Türk Diasporasına Küresel Lider Üretim Fabrikası:’’ GLOBAL TURKS’’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkler, lider ruhlu insanlardır.

2200 yıllık bilinen resmi tarih geçmişine bakıldığında 16 Türk devleti bunun en önemli kanıtıdır.

Aslında tek sorunumuz liderlik kabiliyetlerimizi kullanamama eksikliğimizdir.

Dolayısıyla yıkılma ve sonrasında yok olma sürecine bakdığında hep kendi kendimizle mücadele ettiğimizi görürüz.

Türklerin liderlik vasfı yanında diğer en önemli özelliği; pratik zekâsı, olaylara hızlı çözüm aktivasyonu, örgütlenme, organizasyon potansiyeli ve zorluklara karşı dayanıklılık gücüdür.

Zaten liderliği tamamlayan bu unsurlar sayesinde 16 Türk devletini kurmuş kendi içimizden çıkan çokça lider ruhlu insanlar nedeniyle yönetici lidere biat edilmek istenmemesi nedeniyle devlet yıkımları yok oluşlar yaşanmıştır.

Hani bir Japon atasözü: ‘’ Bir Türk ile bir Japon bir araya gelse Türk galiptir. Ancak iki Türk ile iki Japon bir araya gelse Japon galiptir.’’ der.

Aslında bu Japon atasözü tamda bizi tanımlayan bir ifadedir.

Bugün ABD’de ülkelerin nüfusuna bağlı olarak en büyük diasporası kimlerdir dendiğinde bir çoğumuz muhtemelen Yahudiler diyecektir.

Şaşıracaksınız ama doğrusu Hintlilerdir ve ABD’nin nüfus olarak en büyük diasporasıdır.

Büyük şirketlerin başında onlar vardır. Özellikle yazılım ve sosyal medya şirketlerinin kritik yerlerinde ya onlar vardır ya da ikinci adamdır.

Yahudilerin gücü ise ABD’nin siyasi yapısındaki rolü ve etkisidir. Tabi bunda Yahudi iş adamlarının ekonomik gücü yanında medya gücünün varlığı etkilidir.

Bugün bir televizyon kanalını izlerken konuklardan birisi ABD’de faaliyet gösteren ‘’ GLOBAL TURKS’’ vakfı başkanı Ayşegül Dicle Aydın hanımefendiydi.

Global Turks Vakfı, sadece ABD’de değil tüm dünyadaki etkin insanları aynı çatı altında aynı amaca yönelik harekete geçirerek Türkiye’nin sadece ABD’de değil tüm ülkelerde etkisini arttırmak ve ülkelerin karar mekanizmalarında güçlü, etkili bir diasporaya zemin hazırlamak.

Doğrusu bu söyleşiyi birazda hayıflanarak aynı zamanda zevk ve heyecanla izledim.

87 milyonluk nüfusa sahip dev bir ülke düşünün ancak dünya ülkelerinin karar mekanizmalarında yok bir ülke…

Galiba artık bir ‘’ Diaspora Bakanlığı’’ kurulmasının vakti çoktan geldi de geçiyor bile…

Ayşegül hanımın ifadesine göre başında bulunduğu bu vakfın en önemli amacı uluslararası arenada etkili ve yetkili ‘’ TÜRK LİDERLER’’ yetiştirmek…

Bu sayede ülkelerin siyasetinde ve ekonomisinde söz sahibi olacak liderlerle Türkiye’yi bulunduğu yerden daha iyi yerlere taşıyacak hedefler ortaya koymak.

Ayşegül hanım, Türkiye’de ve dünyada girişimci ve iyi yerlere gelmiş Türk insanının karakterini mealen şöyle tanımlıyor: ‘’Biz Türkler liderlik gücümüzü birleştiremiyoruz veya birleştirmiyoruz. Kendimizden bir başkasının önümüze geçmesine bizden daha büyük olmasına tahammül edemiyoruz. Bunun yanında diğer bir sorun ise belli bir ekonomik güç elde etmişsek kendi içimizde kapalı kalmayı tercih ediyor kendi konfor alanımızı terk etmek istemiyoruz.’’

Şöyle biraz düşündüm de kendisi de bu ülkenin evladı olan bu hanımefendi biz Türkleri iyi analiz etmiş.

Ayşegül hanımefendi ayrıca yaşadığı bir anıyı da paylaşıyor.  ABD’deki önemli bir şirkete üst düzey yönetici alınacakmış birçok ülkeden birçok müracaat olmuş ve bunlar içinde kendisini iyi yetiştirmiş bir Türk’te varmış.  Şirket kendi yönetim kurulunda yaptığı bir değerlendirme sonucunda bu kritik üst yönetime bir Hintliyi uygun görmüş ve getirmiş.

Ayşegül hanım bu şirketin yabancı CEO’suna Türkler hakkında ne düşündüğünü ve müracaat eden Türk’ün neden alınmadığını sormuş ve aldığı cevap manidarmış‘’ Türkler zeki, atak, organizasyon yeteneği yüksek ve sabırlı insanlar ancak yönetimdeki karar vericiler arasında bunu dayatacak bir Türk olmadığı için yönetimdeki bir Hintlinin tavsiyesi üzerine bu Türk’ten sonra başarılı olan Hintliyi yönetime getirdik’’ demiş.

İşte bu da diasporanın gücü ve gerçekler hiç değişmiyor. Sahada ne kadar etkinsen masada da o kadar etkinsin.

Ülkemiz, dünya tarihin bu topraklardan doğduğunun bir kanıtı olması yönüyle  11 bin yıllık ‘’ Göbeklitepe’’ ve ondan daha eski 12 bin yıllık ‘’ Karahantepeye’’ sahip bir Anadolu uygarlığını barındırıyor.

Ülkemiz; bilimde, teknolojide ve hümanizm felsefesinde adını buradan sayamayacağımız tarihlere yön veren onlarca bilim adamına ve Mevlana gibi hümanizmin membasına sahipken bu kadar önemli insan rezervlerimizi dünyaya tanıtmada neden etkisiz elemanız?

Ülkemiz Asya, Avrupa ve Ortadoğu’nun kesişim merkezi ve yol güzergahında jeopolitik ve jeostratejik bir konuma sahip…

Ülkemiz 7 bölgesiyle her mevsim ayrı bir güzelliğe sahip ve yöresel kültür ve yemek lokasyonlarıyla eşi benzeri yok…

Peki biz bu değerlerimizi dünyaya tanıtmada neden bu kadar geç kaldık?

Cevap: belki umursamazlığımız, belki mikromanik hezeyanlarımız ve belki de ülkesi için dertlenen kederlenen ülke yöneticileri eksiğimiz…

Sonucu ise 10 milyonluk Yunanistan, 9 milyonluk İsrail kadar olamadığımız ‘’ DİASPORA’’ yetersizliğimiz.

Artık bir Diaspora Bakanlığı şart…

 

 

 

Devamını Oku

Sessiz Hıçkırıklarım…

Sessiz Hıçkırıklarım…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün ilk göz ağrımız, 2007 yılının bir sonbaharında, bir hazan mevsiminde, bir 15 Ekim’inde daha 14 yaşlarında kaybettiğimiz kızımızın, Gökçe’mizin vefatının  19. sene-i devriyesi…

Bir babanın baharının hazana, hazanın zemheriye döndüğü gün…

İnananlar için kadere inanmış ölüme iman etmiş bizler için elbette “ölüm, bir veda bir ayrılık değil ‘’

Ölüm, bizler için belki yeni bir başlangıç belki hasret şehrini birbirine bağlayan özlem köprüsü…

Bu satırları yazarken hüzünle beraber bir duygu sağanağı yaşıyorum.

Göz yaşlarımı kontrol edemiyorum. Klavyeye düşen her bir gözyaşıma eşimin duymasını istemediğim sessiz hıçkırıklarım eşlik ediyor.

Geçmişe dalıyor ah be diyorum. Kaç yıl oldu, daha kaç yıl geçecek sensiz…

Papatyaları çok severdi, hem de beyaz olanlarını…

O zamanlar Torosların bir mahallesinde oturuyorduk. Akbelen şehir mezarlığının hemen üstündeki Sebahattin Çakmakoğlu ilköğretim okuluna götürür, okul dönüşte şimdilerde yapı yığınlarına dönmüş olan kırmızı gelincikler, beyaz ve sarı papatyalarla bezenmiş çiçek dolu tarladan geçerken annesine sarı, beyaz papatyalar toplardı. Hiç unutmuyorum anneciğim bu senin demesini… Papatyaları verirken gözlerindeki eksiltmediği o mutluluğu…

Ve işte 2007 Eylül’ünde bir sonbaharda okullar açılırken Ankara’ya yolculuk için hazırlanışımız geliyor aklıma… Çok beklemiştik o günü, bitmek tükenmek bilmeyen 7 yılı… Nefes alıp vermede katlanılan, sıkıntıyla çekilen koca 7 yıl…

Doktoru, ilk kez duyduğum Skolyoz denilen ortopedik hastalığına bağlı omurilik ameliyatı için ergenlik çağını beklemeniz gerektiğini söylediğinden bu yana tam 7 yıl geçmişti. Gittikçe gelişen, geliştikçe öne eğilen vücudunu korumak adına korse provası için yıllarca Ankara’yı mesken tutmuştuk…

On dört yaşlarına gelmiş büyük bir kız olmuştu Gökçe. Artık bizim için birçok şey değişecek Skolyoz denilen omurga eğriliği ameliyatla düzeltilerek dik durması sağlanacak, uzun boyuyla insanlardan uzak yaşamak zorunda hissettiği ortopedik hasarı ortadan kalkmış olacaktı.

2007 yılının Eylül ayıydı…

Havaların serinlemesiyle rengarenk elbisesini çıkartıp sarı renkli baharlıklarını giyen yaz, insanoğlunun yaşam serüveninin son çeyreğini hatırlatan sonbahara bırakmıştı yerini…

Altı yaşlarındaki ortanca kızım Aleyna ilkokula yeni başlamış, yine bir Eylül ayında dünyaya gelen en küçüğümüz Firdevs Eylül ise henüz daha üç yaşlarındaydı.

Ankara’nın yolunu tutarken çocuklarımızla vedalaşmak biraz zor olmuştu. Çünkü bizlerin neyi beklediğini, gittiğimiz yerde ne kadar kalacağımızı bilemiyorduk. Zor olan bir  vedadan  sonra yola çıkmıştık.

Şehirlerarası otobüs o eski Ulukışla yokuşuna sararken kaset Ferdi Tayfur’un Emmioğlu şarkısını çalıyor, şoför içten içe bir şeyler mırıldanırken yazın getirdiği yorgunlukla yapraklarını dökmüş ağaçlarda, düzenli bir ritimle kuyruk sallayan saksağanların umursamaz hareketlerini izliyor, gevrek gevrek ötüşleri eşliğinde yeni bir başlangıç olarak düşündüğümüz Gökçe’miz ile ilgili gelecek hayallerimizle, Ankara’ya yol alırken ruhumuz sanki taze umutlara yeni başlangıçlara iltica ediyordu.

Sabah çıktığımız yolculuk sonunda akşam üstü Ankara’ya varmıştık. Ertesi sabah bizi zorlu bir gün bekliyordu. Zira sabah doktor muayenesine gidecek kızımın hastane yatışını yaptıracaktık.

Ertesi gün erkenden kalkıp alel acele giyindikten sonra hep birlikte yola çıktık. Randevusunu önceden aldığımız doktorun muayenesini epeyce aradıktan sonra bulduk. Doktor önceden çektirdiğimiz röntgen filmlerini iki eline alıp, ışıklı bir tabelaya tuttuktan sonra  bize çok geç kalmış olduğumuzu söylediğinde üstümüze sanki kaynar sular dökülmüştü.

Doktor bu tür ameliyatların çocukken bile yapılabildiğini bu kadar beklemenin gereksiz olduğunu bu beklemenin her şeyi zorlaştıracağını söylerken, söylenenleri algılamakta güçlük çekiyor, ne kadar istesem de kendimi toparlayamıyordum.

Biz ne yapmış nasıl bir hata yapmıştık. Yaşadığımız şehir Mersin’de önemli bir ortopediste güvenmiş, süreci başka doktorlara teyit ettirmek yerine bir kişiye güvenmiş kendimizi ona teslim etmiştik.

Zira bu işin uzmanı onlardı. Dünyada tıp ile ilgili gelişmeleri takip etmesi gereken öncelikle biz değil onlardı. Alternatif doktor aramada gözümüz kör olmuştu.

Büyük umutlarla güzel hayallerle bir Eylül ayında Hacettepe’ye yatışınızı yaptırdığımız Gökçe’miz yaklaşık bir ay sonra bir Ekim ayında girdiği bu zorlu ameliyattan çıkamamış, avucumuzun içinden kayıp gitmişti.

Sessiz çığlıklarımızı, isyanlarımızı içimize gömdüğümüz yazımızın kışa hem de karakışa döndüğü bir 15 Ekim akşamında Gökçe’mizi can paremizi kaybetmiştik.

Gökçe’mizin vefatının üzerinden bugün 19 yıl geçti. Geriye dönüp baktığımızda aklımızdan bir an olsun çıkartamadığımız, onun doğum tarihli bir kız gördüğümüzde eğer yaşasaydı Gökçe’miz muhtemelen bu yaşlarda güzel bir genç kız olacaktı demediğimiz bir günümüz olmadı.

Bugüne kadar yaşam dünyamızı sessiz hıçkırıklarla suladığımız birlikteki anılarımız, zihnimizden yüreğimizden tüm bedenimizden hiçbir zaman eksilmedi.  Artık kim toplayacaktı  sarı, beyaz papatyaları annesine…

Anneler babalara göre çok daha duygusal, daha hassastır… Annelerin her şeylerini dışa vurma gibi bir özgürleri vardır. Duygusuz gibi görünen içten içe yanan kavrulan babaların ise insanlar ne der ruhsal savruluşlarıyla böyle bir hakkı yoktur. Dışa vurmaktan kaçındığı hissiyatlarını, sessiz hıçkırıklarını içine akıttığı gözyaşlarıyla sularken; çaresizliklerini, sessiz çığlıklarını içlerinde haykırırlarken acizliklerini kendi içlerine hapsederler…

Her 15 Ekim’ de bu duygu sağanağını yaşayıp kalbimin acısını, kurumaya yüz tutmuş gizli gözyaşlarımla sularken inandığım ahirette bizi diğer kız kardeşleriyle bekleyeceğini umut ediyorum.

Belki bu da benim bu dünyada kendimi teslim ettiğim tek umudum, belki de tek tesellim…

Ve her daim umudumu perçinleyen şu sözleri hep tekrar eder dururum: ‘’ Ölüm; bir ayrılık olsa da vuslata giden yeni bir yol, yeni bir başlangıç, ölüm; hasret şehrini birbirine bağlayan özlem köprüsü…’’  

İnandığım ahirette buluşmak umuduyla, mekanın cennet olsun ilk göz ağrım!

 

 

Devamını Oku

Fon Vurgunu, 3 Saatlik Uyku ve Büyük Ülke İnşası…

Fon Vurgunu, 3 Saatlik Uyku ve Büyük Ülke İnşası…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bizler gibi 50’li yaşları devirmiş olanlar 90’lı yılları iyi hatırlar.

İmar bankası mevduat yolsuzluğu ile milletin parasını hortumlayıp yurt dışına kaçan Cem Uzan’ları, Abidin Cevher Özden’in Banker Kastelli’sini, Yahya-Murat Demirel’leri hepiniz hatırlarsınız.

Kimin eli kimin cebinde olduğunun tam bilinmediği devlet sisteminin zafiyet yaşadığı, devleti idare edenlerin seçim sisteminin getirdiği koşullar nedeniyle tam bir otorite kuramadan iktidarını devrettiği, iktidarların sık sık el değiştirdiği, devlet otoritesinin toplum olarak hissedilemediği ‘’siyasi ve ekonomik krizli’’ seneler…

2000’li yıllara gelindiğinden yeni bir iktidarın, AK Parti’nin doğuşuna şahit olduk. Başlarda    e- muhtıra ve kapatma davaları ile askeri ve yargı vesayetinin hışmına uğradı. Geçmişten o günlere siyasal peyzaj çabaları ile siyasete yön veren iktidarı indirip istenildiğinde iktidar yapan ‘’ yasama-yürütme ve yargı’’ erkinden sonra dördüncü güç kabul edilen ‘’medya’’ vesayetinin altında ezilmeye, yok edilmeye, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Ayrıca o yıllar mafyanın en azgın olduğu dönemlerdi ve mafyayla girişilen çetin mücadeleler ile mafya bitirildi. Bugüne gelindiğinde o karanlık yıllar geride kaldı.

İfade ettiğim gibi bugün 20’li yaşlarda olan genç kuşak bilmez bunları bugünlere kolay gelinmedi. Çeyrek asırdır R. Tayyip Erdoğan tarafından mücadelelerle halkla hemhal olunarak elde edilen başarı ile biriktirilen temiz bir ‘’siyasal miras’’ inşa edildi.

80 yılda yapılamayanı 25 yıla sığdıran hizmetlerle elde edilen bu temiz siyasi miras ‘’ 3 saatlik uyku’’ ile yukarıda bahsettiğim vesayet odakları ile vuruşa vuruşa büyük bedeller ödenerek elde edildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Kasım 2002 yılında iktidara geldiği günden bugüne fiziki yüz ve beden haritasına bakarak dikkatli bir analiz yaptığınızda ne kadar yıpranmış ve çökmüş olduğunu, yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan rahmetli Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in ölümlerine kadar yüz ve beden haritasını göz önüne getirip kendilerinden neredeyse 25 küçük Erdoğan’la mukayese ettiğinizde Erdoğan’ın çeyrek asır gibi kısa bir sürede ne kadar büyük bir değişime, yıpranmaya uğradığını görürsünüz.

Millet için milleti için fedakârlık, mazlumlar, ezilmişler itilmişler, ötelenmişler, umudunu Türkiye’ye bağlayan ümmet için insanlık için kendisinden, ailesinden, çoluğundan çocuğundan vaz geçmişlik, ülkede kaybedilen onlarca yılı telafi etmek için uykudan, konfordan fedakârlık işte böyle bir şey…

Bu fedakârlık ancak ‘’ insanına, milletine aşık’’ yüksek bir ‘’şahsiyet’’ profili ile açıklanabilir.

Buradan şuraya geleceğim. İki haftadır fon krizi yaşıyoruz.

Sermaye piyasasında olağandışı şekilde manipülasyonlarla yoğun yapılan alımlar neticesinde gerçekte olmayan değeri üzerinde yükselen hisselerin, krizin patlayacağının belirginleşmesi üzerine içeriden gelen tüyolarla bir kısım imtiyaz sahibi nüfuzlu yatırımcılar tarafından çekilmesi sonucu yüzde doksan civarındaki küçük yatırımcının hisse karşılığının ödenememesi sonucu ortaya çıkan mağduriyet durumudur.

Gelinen noktada bugün 45 yaşında olmakla birlikte AK Parti çatısı altında daha 30’lu yaşlarda kendisine bakanlık tevdi edilmiş bir hanımefendinin kendi nefsi arzularının esiri olarak bu 25 yıllık davanın kazanımlarını para hırsına heba ettiğini gördük.

Bu nasıl bir hırstır ki sıradan bir siyasetçi olarak gelebileceğin en iyi yerlere gelmiş milletvekili, bakan olmuş, MYK ve MKYK’da yer alarak genel başkan yardımcısı ve hemen her şey olmuşsunuz ancak bir tek 25 yıldır dava peşinde koşan sıradan bir parti üyesi kadar dava insanı olamamışsınız.

Hemen her şey olmuşsunuz ancak çeyrek asır boyunca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaman zaman, ‘’3 bilemedin 4 saatten fazla uyursanız devleti gerektiği gibi yönetemez 80 yılda yapılamayanları 25 yıla sığdıramaz, kökleşmeye çalıştığımız bu bin yıllık kadim coğrafyada çara çakala yem olursunuz’’ ifadesine layık olamamışsınız.

Yazık… AK Parti’nin en büyük özelliği ve bugünkü ana muhalefetten farkı, iktidarda olduğu çeyrek asır boyunca lideri ve parti tabanınca yolsuzluklara usulsüzlüklere sahip çıkılmaması en küçük bir şayiada parti anatomisine uyum sağlayamayanları doku reddi gereği sistem dışına atmasıdır.

Oysa bugünkü ana muhalefet partisinin en büyük zafiyeti; son iki yıldır şahit olduğumuz üzere bugünkü olanları mumla aratacak türlü iddia ve usulsüzlüklere kapı aralaması hatta sahiplenilmesidir.

Kimisi İBB’yi hortumlama iddiasıyla yargılanmasına, kimisi belediye parasıyla pavyonuna eleman temin etme ve metresiyle otelde basılmasına, kimisi metresiyle belediyeyi hortumlama iddiasına, kimisinin ise daha 16 yaşındaki kıza taciz ve ölümüne sebep olma iddiasıyla yargı önüne çıkarılmasına rağmen sahiplenilmesi, geri adım atılmamasıdır. Parti tabanının, koşulsuz Erdoğan nefreti ve karşıtlığı duygu durum psikolojisinin biriktirdiği ” ideolojik bağnazlık”  bir siyasi avantaj görülerek partiye itiraz etmeyeceği düşüncesiyle siyaseti kirletmeleri pahasına sistem dışına atılma gereği duyulmamasıdır.

Yukarıda ifade ettiğim gibi işin en enteresan tarafı bu iğrenç durumun sadece parti lider ve yöneticileri değil büyük oranda taban tarafından da sahipleniliyor, savunuluyor olması bir kısım taban tarafından savunulmasa bile hiçbir şey olmamış gibi görmezden gelinmesi bu vakalar karşısında ölü taklidi yapılıyor olmasıdır.

Oysa hırsızın iyisi kötüsü olmaz. Hırsız, hırsızdır. Kimisi vergi kaçırır hırsızdır kimisi belediyeyi hortumlar hırsızdır kimisi de bugün olduğu gibi fon hırsızlığı yapar hırsızdır. Sonuçta hepsi de sapak yollardan vatandaşın cebine göz dikmiş, vatandaşı mağdur etmiştir.

Gelinen noktada iktidar partisi, lideri ve tabanıyla iyi sınav vermiş, yapılan rezilliği ana muhalefetin yaptığı gibi savunmak yerine üzerine gitmiş, parti tabanınca ilgili hanımefendi sosyal medya linçine tabi tutulmuştur.

Bundan sonrasında vatandaş olarak hepimizin isteği; bu hatalardan ders alınıp sisteminin açıklarının bulunarak buna yönelik tedbirler geliştirilmesi ayrıca düzenleyici ve denetleyici bir kurum olan SPK’nın başında görevli her kim bu mağduriyetin oluşmasına sebep olmuşsa hukuk önünde hesabın sorulmasıdır.

 

Devamını Oku

Emlak Sektöründe Gelecek Trendi: ‘’Ofissiz Emlakçılık’’

Emlak Sektöründe Gelecek Trendi: ‘’Ofissiz Emlakçılık’’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Uzun yıllar boyunca geleneksel yöntemlerle yürütülen emlak sektörü de dijital çağın gereksinimlerinden nasibini almış bu sektörde değişime uğramış, teknolojinin hızla gelişmesi, internetin yaygınlaşması ve müşteri davranışlarının değişmesi, “ofissiz emlakçılık” kavramını gündeme taşımıştır.

Bugün bir emlak danışmanı, yalnızca ‘’güçlü bir dijital kimlik’’ ve ‘’doğru pazarlama araçlarıyla’’ ofis açmadan da sektörde var olabilir.

Dijitalleşmenin sunduğu imkanlar sayesinde, satıcı ve alıcılar artık ilk temaslarını internet üzerinden kurarlarken online ilan siteleri, sosyal medya platformları, sanal tur uygulamaları ve dijital sözleşme çözümleri, fiziksel ofis ihtiyacını büyük ölçüde azaltma yoluna gitme eğilimi göstermektedir.

Dolayısıyla bu yeni düzen, hem maliyetleri düşürürken beraberinde daha esnek bir çalışma modeli sunmaktadır.

Soru şu… Ofissiz emlakçılık geçici bir trend mi, yoksa sektörün geleceğini şekillendiren kalıcı bir dönüşüm mü?

Geleneksel emlakçılığa bakıldığında merkezi ve ulaşılabilecek lokasyonlarda ofisler açılarak işler yürütülüyor bu da doğal olarak; ofis kirası, ofis dekorasyon masrafları, personel giderleri, elektrik, su, internet giderleri derken bu durum geleneksel ofisli emlakçılığa ciddi bir ekonomik maliyet yüklerken müşteri güvenini kazanmada önemli bir rol oynuyordu.

Ancak çağın getirdiği dijitalleşmeyle birlikte insanlar artık aradıkları evi, arsayı ya da ticari gayrimenkulü ilk olarak dijital platformlardan araştırırken bu durum, ofissiz emlakçılığın yükseliş trendine ve emlak sektörünün klasik iş modelinin tartışılmasına veya şekillendirmesine kapı aralayan bir sürece evrilemeye başladı.

Özellikle düşük maliyet, esnek çalışma, dijitalleşmeyle daha geniş müşteri ağı ve hızlı iletişim ve şeffaflık gibi avantajlar sağlarken beraberinde müşteride öteden beri gelen özellikle yüksek bütçeli yatırımlarda fiziksel bir ofis görmeden emlakçıya güven sorununu, kurumsal imaj kimlik ve ciddiyet göstergesi durumunu, esnek çalışmanın getirdiği disiplin sorununu beraberinde getirdiğini unutmamak gerekiyor.

Gelinen noktada artık müşteriyle temasın büyük kısmı telefon, e-posta, WhatsApp veya sosyal medya üzerinden gerçekleştiği veya yüz yüze görüşmelerin yalnızca gayrimenkulün gezilmesi veya sözleşme aşamasında gerekli olduğu düşünüldüğünde bu durum sabit bir ofis ihtiyacını ikinci plana ittiğini gösteriyor.

Ofissiz emlakçılığın diğer bir avantajı, danışmanlara lokasyondan bağımsız çalışma imkânı sunar. İster evden ister kafeden, isterse farklı şehirlerden iş yürütmek mümkün hale gelirken böyle bir durumda özellikle genç ve teknolojiye yatkın emlak danışmanları ofissiz emlakçılığı cazip hale getirir.

Ve dijital pazarlama sayesinde tek bir semt ya da mahalle ile sınırlı kalmadan, ülke genelinde hatta yurtdışından müşterilere ulaşmak mümkün gelirken sosyal medya reklamları, Google ve YouTube gibi platformlar, müşteri tabanını genişlemesine kapı aralar.

Bu durumda ikinci bir soruyu da sormak gerekiyor. Ofissiz emlakçılık, sektörün geleceği mi?

Kabul edelim ki emlak sektörü, dijitalleşmenin etkisiyle geri dönüşü olmayan bir dönüşüm sürecine girdi. Gelinen noktada ofissiz emlakçılık, yalnızca bir trend değil, geleceğin iş modeli olarak kabul ediliyor. Ancak bu modelin başarısı, danışmanın dijital araçları ne kadar etkin kullandığı ve güven duygusunu ne kadar güçlü inşa ettiğine bağlı olması yönüyle şekilleniyor. Özellikle pandemi sonrası dönemde uzaktan çalışmanın normalleşmesi, müşterilerin dijital çözümlere olan güvenini artırdı. Bu da ofissiz emlakçılığın daha hızlı benimsenmesine katkı sağladı.

Üçüncü bir soruyu soracak olursak ofissiz emlakçılık, ofis olmadan mümkün mü?

İşin yasal boyutuna bakıldığında, Taşınmaz Ticareti Hakkında Yönetmelik bu konuda oldukça net ve katı kurallar koyuyor. Zira emlakçılık faaliyetleri yalnızca belirlenen kriterleri karşılayan işletmeler tarafından yapılabiliyor.

1-Emlakçılık yapabilmek için Ticaret İl Müdürlüğünden ‘’ticaret yetki belgesi’’ alınması gerekiyor.

2-Yetki belgesi, yalnızca fiziksel bir işletme adresine sahip olanlara veriliyor. Yani evden ya da sanal ofisten emlakçılık yapmak, resmi olarak yönetmelik kapsamında mümkün değil.

3-İşletmenin fiziki şartları da yönetmelikte belirtilmiş durumda. Örneğin, emlak ofisinin asgari metrekare büyüklüğü, ayrı bir girişe sahip olması, iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uygunluğu gibi kriterler aranıyor.

Dolayısıyla, tamamen “ofissiz” bir şekilde yani sabit bir işletme adresi olmadan emlak alım satımı yapmak yasal olarak mümkün değil. Home Office tarzı çalışma yaygınlaşsa da resmi kayıtlarda mutlaka işletme adresi gösterilmek zorunluluğu vardır. Sanal ofisler yönetmelikte kabul edilmiyor; ancak bazı girişimciler fiziksel bir adres üzerinden yetki belgesi alıp, işin büyük kısmını dijitalden yürütülürken, ilan siteleri, sosyal medya pazarlaması, sanal tur ve dron çekimleri sayesinde müşteriyle buluşma süreci ofisten bağımsız ilerleyebiliyor.

Özetle pratikte emlakçılığın %80’i ofis dışından yapılabiliyor; fakat yasal olarak “ofissiz” olunamıyor.

Peki gelecekte ofissiz emlakçılık yasal hale gelebilir mi?

Zaman ve zemin kavramının dijitalleşmeyle birlikte ortadan kalkmış olması mevzuat değişikliğine kapı aralarsa neden mümkün olmasın. Zira pandemiyle birlikte e-ticaretin yaygınlaştığı, iş koşullarının Home ofise taşındığı bu dijital dünyada bugün ‘’ofis’’ zorunluluğu mevzuata dahil olsa da gelecekte her şeyin dijitalleşmeye tevdi edileceği düşünüldüğün de fiziki ofis şartının mevzuatla birlikte ortadan kalkmasıyla ofissiz emlakçılığı emlak ticaretin bir parçası olarak görebilmek mümkün hale gelebilir.

 

Devamını Oku

Gelecek Doğuya Kayıyor…

Gelecek Doğuya Kayıyor…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geleceğe hükmedebilmenin en etkili yolu konjonktürü iyi analiz edip, buna dair yeni stratejiler geliştirmekten geçer.

Bunun için öncelikle uluslararası gündemi iyi takip edip dünyada neler olup bittiğini görebilmek, kâinat nereye gidiyor sorusuna cevap bulabilmek ve buna dair gerçekleri anlayıp algılayabilmek gerekiyor.

6 asır önce uygarlığın merkezi Doğu’ydu. Batı önemli teknolojik gelişimini Doğu’dakini kopyalayarak gerçekleştirdi. Barutu Çin’ den aldı, silahı üretti. Kâğıdı Çin’den aldı matbaayı icat etti.

Pusulayı Doğu’dan aldı, gemilerin hareket alanını belirleyen sisteme entegre etti.

Hümanizmi Mevlana’dan, Yunus’tan aldı insan hakları evrensel beyannamesini hazırladı.

Asıl, kopyadan nefret etse de her zaman kopyanın ilham kaynağı olmuştur.

Ancak gelişmişlik ve teknoloji, zaman içinde zemin değiştiriyor.

Batı, çeyrek asır öncesine kadar dünya gelir kapasitesinin üçte ikisini yönetiyordu. Ancak bugün bu durum neredeyse eşitlenmiş durumda.

Düşünce kuruluşlarının analizlerine göre; durum eğer böyle giderse yakın gelecekte doğunun dünya gelir kapasitesinin 2/3 ü yöneteceği yönünde. Artık yakın zaman sonra dünyanın geleceği Atlantik havzasından Pasifik havzasına evrilme istikametinde.

Binlerce yıl ticarete güzergâhlık yapan ipek yolu Batının reform ve rönesansının ilham kaynağı oldu, doğudaki bu ışık batıya kaydı.

Batı doğudan aldığı bu taklit araçlarıyla birçok icatlar gerçekleştirdi. Doğuyu sömürdü. Yani doğuya ait araç gereçlerle doğunun bütün kaynaklarını tarumar etti.

Bugün artık devran değişiyor. Doğu kaybettiği itibarını geri alıyor. Güç yeniden batıdan doğuya kayıyor.

Güç batıdan doğuya kayarken dünyanın tam ortasında yer alan Türkiye ise, bu iki medeniyetin cazibe merkezi olmak için gün sayıyor.

Çin, Hindistan, Türkiye doğunun ve geleceğin yıldızları.

ABD ve Avrupa, özellikle ABD teknolojik güç üstünlüğünü muhafaza etmek adına milyonlarla ifade edilebilecek yetişmiş bilim insanına ihtiyaç duyduğunu açıklarken bu şekilde giderse yakın gelecekte bu üstünlüğün ortadan kalkacağı, yerine Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin alacağı söyleniyor.

Çin, daha düne kadar kopyalayarak gerçekleştirdiği GSMH’sını bugün gerçeğini üreterek kendini yeniliyor.

Yakın zamanda insan çalışanından fazla robot çalışanı üreteceği, otonom sistemden uzay araçları ve uçan arabalar üretecek pek çok zenginlik alanında çalışacak bilim insanına sahip olduğu konuşuluyor.

Çin ve Hindistan uzay bilimlerinden robot bilimlerine yeni alanlarda kendini belirginleştiriyor.

Son 60 yılın ikon kuruluşları NATO, IMF ve AB köhne kuruluşlar yok olma yolunda miadını doldurmayı beklerken yerini ‘’ ipek yolu’’ nu yeniden canlandırmayı planlayan Çin’ den başlayıp Türkiye geçişli Kuşak ve Yol projesi belirginleşmiş durumda.

Tüm bunlar ortada iken, 60 yıldır Batı’nın kapısında Batılılaşmak için harcadığımız zamanı Doğu’nun kapısında Doğululaşmak için harcamalı mıyız bunu hesap etmemiz gerekir.

Bugüne kadar bir türlü batıdaki doğu olamadık inşallah doğudaki batı olur muyuz bunu algılamamız gerekiyor.

Gençleri her fırsatta uyarıyorum.

Bulunduğunuz konumda bir farkındalık oluşturmak istiyorsanız, mutlaka dünyayı gezin, dünya kültürlerini iyi analiz edin, ülkenizin eksikliklerini gezip gördüklerinizle mukayese ederek ülkeniz için bir şeyler ortaya koymaya çalışın.

Dediğim gibi Batı, değer kavramları üzerinden yükselttiği varlığını son yıllarda yaşadığı paradokslarla reddederek çöküş aşamasına girerken, doğu kendini yeniden restore ediyor.

Bunu görebilmek için kahin veya müneccim olmak gerekmiyor.

Durum böyle iken ülke olarak bu yeni restorasyon sürecinin dışında kalma lüksümüz olmadığı ortada iken yaşadığımız coğrafyada ki yaklaşık 1000 yıllık varlığımızı perçinleyerek köklerimizin toprağın çok daha derinlerine tutunacağı bir güç ve gelecek kapasitesi inşa etmemiz gerekiyor.

İşte bunun içindir ki  aceleci davranmamız, geleceği ıskalamamız gerekiyor.

Zira fırsatlar peşinden koşularak değil önüne geçilerek, önü çevrilerek yakalanır.

 

  

 

 

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.