a

Kendimizin Suikastçısıyız!..

Bize hep referans gösterilen Avrupa ülkeleri başta bugün dünyanın en büyük nüfuslarından birine sahip 1,5 milyarlık Çin bile nüfus konusunda bir panik halinde.

Ülkemiz varoluşsal bir tehdidin kritik eşiğinde…

Zira demografik bir tehditle, nüfus azalması özellikle genç nüfus azalmasına yönelik  bir tehditle karşı karşıyayız.

TÜİK’e göre Türkiye’de 2001’de 2,38 seviyesinde olan doğurganlık hızı, 2023’te 1.51’e,  2025 verilerine göre 1.36 oranına gerileyerek, nüfus yenilenme eşik değeri olan 2.1’in altına düşmüş.

Uzun zamandır neredeyse iktidara geldikleri çeyrek asırdır Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çocuk konusundaki hassasiyetini, geleceği öngörebilen feraseti ile bu konuya yönelik çağrılarını hatırlayalım.

Hemen hemen nikah şahidi olduğu her ortamda evlilik cüzdanı takdim ettiği her çifte, klişe bir nasihat  olarak en az 3 çocuk mümkünse 4 çocuk telkin ve tembihlerini hafızalarımızı zorlamaya gerek duymadan hatırlıyoruz.

Aslında bu durum, 60’lı yıllarda başlayıp devlet politikası haline gelen, 90’lı yıllardan itibaren de hız kazanarak gündemimize oturan ‘’nüfus planlaması’’ adı altında toplumumuzun geleceğini iğdiş eden bir kurgusal planlamanın parçası olmasıydı.

Bir nevi sözde ‘’modernleşmenin’’ işaret fişeği olarak gündemimize sokulurken ”ne kadar az çocuk o kadar çağdaşlık(!)’‘ argümanı olarak toplumumuz ”endoktrinasyona” yani bir nevi beyin yıkamasına tabi tutuldu.

Gelinen noktada bize hep referans gösterilen Avrupa ülkeleri başta bugün dünyanın en büyük nüfuslarından birine sahip 1,5 milyarlık Çin bile toplumuna önemli teşvik paketleri sunmasına rağmen nüfus konusunda büyük bir panik halinde.

Avrupa ülkeleri yaşlı nüfusu ile sanayi ve tarım sektörü başta belli üretim alanlarında eli kolu bağlı akıbetini beklerken bizlerinde aynı akıbete doğru gidiyor olması ülke olarak bizi de varoluşsal bir tehdit ve tehlikenin eşiğine getirdi.

Kimi istatistiklere göre 2050 yılına gelindiğinde ülkemiz ‘’genç nüfus’’ avantajını kaybederken yaşlı nüfus ülkeler kategorisine geçeceğini, 2100’lü yıllara gelindiğinde ise Türkiye’nin nüfusunun 50 milyona gerileyeceği ve yaşlılar ülkesi olacağı yönünde…

Genç nüfus yetersizliğinin ülke açısından birçok etkisi olacak ancak en büyük etkisi ‘’İş gücü açığı ve üretim kaybı’’ düzleminde gerçekleşeceği neredeyse ortada…

Örneğin genç nüfus yetersizliğinden dolayı güce dayalı bir alan olan tarım üretimin yapılamaması, genç nüfusa sahip olmayan ülkelerde bu zeminin zamanla tüketim zeminine kayması  gıdaya ulaşımın zorlaşmasına neden olurken genç nüfusa sahip ülkeler için ise bu alan önemli bir avantaj  yaratarak gıda arzı üssü olmasının yolunu açacak.

Ayrıca yine genç nüfus yetersizliği olan yaşlı ülkeler, sanayi ve teknoloji alanında üstünlüğünü kaybederken savunma sanayileri olarak ülkelerin milli güvenlik tehdidine kapı aralarken, güçlü genç nüfusa sahip ülkeler sanayi ve teknolojide üretim üssü olma avantajıyla güçsüz ülkelerin toprak bütünlüğüne ‘’yeni yaşam alanları’’ mottosuyla müdahale zemin hazırlayacak.

‘’Hukukun gücünün değil güçlülerin hukukunun’’ egemen olduğu ‘’distopik’’ bir dünyaya bugünü mumla aratacak ölçüde sörf yapıyor olacağız. Örneğin bugünlerde ABD-İsrail birlikteliğinde İran’nın ”petrol” rezervlerine çökmek gibi benzer bir filmin galasını, ön gösterimini izlemiyor muyuz?

Veya benzer bir hamleyi Venezüella petrolü için ABD’nin gece operasyonuyla Venezüella devlet başkanı Nicolas Maduro’nun yatağından alınmasında şahit olmadık mı?

Bunlar gelecekte genç nüfuslarını dolayısıyla üretim gücünü kaybetmiş toplumlara yönelik, genç nüfusa sahip güçlü ülkelerin müdahalesine zemin hazırlayacak önemli uyarılardır.

Ayrıca bunlardan başka yaşlı nüfusu yoğun ülkelerde, işgücü ve üretim kaybının getirdiği mali yükün toplumsal hayatta belirginleştireceği ‘’sosyal huzursuzlukların’ projeksiyonunu, yansımasını da göreceğiz.

Mesela genç nüfus azalırken yaşlı nüfusun artması üretim kaybından dolayı ekonomik büyümeyi geriletirken emeklilik maaşı ve sağlık harcamalarına ayrılan bütçenin artmasına neden olacak bir asimetrik durum yaşanırken  hizmet sektörlerinde dinamik, genç personel açığını belirginleştirecektir.

Elbette doğum oranının azalmasında ailelerin az çocukla yetinmelerinde ekonomik koşulların çok çocuk yapmada önemli payı olabilir ve bunu yadsımamak gerekiyor.

Ancak her şeyi buna bağlamak; dünyayı kavrayamamak bir yere odaklanırken gerçekleri görememek gibi bir duruma da sebebiyet verir.

Meseleyi getirip ‘’ekonomik teze’’ dayadığınızda veya böyle düşündüğünüzde aşağıdaki soruyu sormak gerekir.

Avrupa ülkeleri sömürgeci mantığıyla ezdiği ülkelerin ekonomik rezervlerini yağmalayıp bundan önemli bir ekonomik güç sağlamalarına ve bundan dolayı çok uzun yıllardır ekonomik alanda önemli bir konfor alanına sahip olmalarına rağmen neden gittikçe yaşlanan bir nüfusa sahipler?

Veya Avrupa böyle bir yaşam konforuna rağmen neden doğum hızı dünya ortalamasının çok çok altında?

Misal ülkemizi ele alırsak Ege, Marmara, Akdeniz hatta Karadeniz illerimiz ekonomik gelişmişlik, eğitim, sağlık, toplumsal ihtiyaçlar açılarından zorunlu ihtiyaçlara ulaşılabilirlik açısından çok iyi durumdayken istatistiki olarak neden (1,12-1,17) doğum oranı ile doğu veya güneydoğu illerimize göre çok düşük?

Veya gerek ekonomik gerekse eğitim, sağlık ve diğer toplumsal ihtiyaçlara ulaşılabilirlik açısından bir kesimin ifadesiyle sınırlı olmasına rağmen neden Doğu ve Güneydoğu illerimizde doğum hızı Şanlıurfa ‘’ 3.8’’ Şırnak ‘’ 2,62’’ ve Mardin ‘’2,32’’ ile ortalamanın çok üzerinde?

Eğer tek sorun ekonomik kaygılar olsaydı Avrupa kısaca batı, doğum oranında dünya ortalamasının üzerinde olurken Doğu Asya ve Ortadoğu ülkeleri ise dünya ortalamasının altında olması gerekirdi. Oysa gelinen noktada istatistiki veriler bunun tam tersini söylüyor.

Ülkemiz açısından bakıldığında ise doğum hızı oranı Batı ve Marmara illerimizde ortalamanın üstünde Doğu ve Güney Doğu illerimizde ise ortalamanın altında olması gerekmez miydi?

Bence bunun nedeni en çok ne ile açıklanabilir biliyor musunuz?

Birinci önemli neden ‘’ Konfor’’ alanına kadınlarımızın çok alışmış olması ve bundan taviz vermek istememesi.  İkincisi ise ‘’ İdeolojik’’ sebepler. Üçüncüsü; inanç, ataerkil aile yapısı, vb. gibi doğu ve batı arasındaki ‘’kültürel farklılıklar’’

Ancak nüfus gerilemesinin batı ve güney belki Karadeniz illerinde en çok hissedilmesinin sebebi 2 önemli nedene dayanıyor. Konfor alışkanlıklarımız ve ideolojik sebepler…

Konfor alışkanlığımız derken ebeveynlerimizin özellikle batılı ve güneyli kadınlarımızın rahatlıklarını bozmamak adına ‘’bir daha mı dünyaya geleceğim’’ mottosuyla fazla çocuk neyime, hayatımı yaşayayım düşüncesiyle tek çocuk belki iki çocuktan fazlasına ödün vermemesi.

İdeolojik sebepler, örneğin iktidara körü körüne muhalif öyle bir kesim var ki Erdoğan ne söylese tersini yapan, Erdoğan en az 3 çocuk dedikçe kendisine küfredildiğini düşünen önemli bir kesimin olması.

Konforumuzdan fedakârlık yapmak istemememiz veya ideolojik karşıtlıklar gibi toplumsal ve siyasal hesaplaşmalarımızın bizi getirdiği nokta: ‘’Demografik felaketin getirdiği varoluşsal tehdit.’’

Millet olarak konforumuzdan taviz vermememiz ve ideolojik bağnazlığımızın getirdiği sonuç neticesinde geldiğimiz noktada kazanan kim ‘’ bizim dışımızda herkes’’ peki kaybeden kim ‘’ Türkiye ve Türk Milleti’’

Gelinen noktada aslında biz kendi ihanetimiz ile ‘’ kendimizin suikastçısı’’ olduk.

Bu kötü durum için bir an önce etkili önlem paketleri açıklamak gidişatı tersine çevirmek gerekiyor. Yoksa 2050 yılına gelindiğinde genç nüfusu mumla aratacak, elimizde 70-80’li yaşlarda milyonlarca fosilleşmiş insan yığınından başka bir şey kalmayacak.

İşin en vahim tarafı ise ” Venezüella ve İran gibi istenildiğinde ameliyat masasına yatırılan ülke olmak…”

 

 

 

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

CHP, Mersin’de 7 Milletvekili Çıkartabilir mi?